Flash Flash..! Şampuan Kansere Neden oluyor.!

Nisan 5, 2009

Dünyaca Önlü şampuan Firması Johnson & Johnson’ın Kşmyasallarından Kanserojen madde olduğu bildirildi.

Ve bu şampuan hala raflarda satılıyor..!

Abd araştırma Campaign for Safe Cosmetics laboratuvarında yapılan incelemelerde az miktarda (1,4) Dioksin bulunduğu bildirildi

Çinli Bir radyodan duyrulan bildirgede Bu şampuanın yasaklanması gerekdiği ve raflardan kaldırılması insan sağlığına zararının büyük ölçüde olacağı söylenmiştir.

Formaldehitin marka şampuanın Japonya ve İsveç’te bebek ürünlerinde kullanılması yasak. 1,4 dioksin de Avrupa Birliği’nde yasak.


Arkadaş Dökümü

Şubat 9, 2009

ARKADAS DÖKÜMÜ

Evvela dislerimiz dokuldu

Sonra saclarimiz

Arkasindan birer birer arkadaslarimiz

Su canim dunyanin orta yerinde

Yalniz basina yapayalniz

Kalmisiz..

Kirilmis kolumuz, kanadimiz

Tatli canimizdan usanmisiz

Bir suphedir sarmis yuregimizi

Ya kenndini aldatiyor demisiz

Ya bizi

Bir suphedir demir atmis cigerimize

Pamuk ipligi ile baglamislar bizi

Dugum ustune dugum soyle dursun

Bir calim bir kurum hepimizde

Nereden inceyse oradan kopsun

Bu canim dunyanin orta yerinde

hayvan ( Yaratık )lar kadar baglanamamisiz birbirimize

Yalan mi?

Gozunu sevdigim

Karincalar Iste:

Hamsiler suru suru

Arilar boluk boluk gecer

Leylekler tabur tabur

Ya bizler?

Esref-i mahlukat! ..

Bogazimiza kadar

kenndi murdar karanligimiza gomulmusuz

Bizler boluk boluk,

Bizler tabur tabur

Bizler suru sepet

Yalniz birbirimizi oldurmusuz

Bedri Rahmi EYUBOGLU


Ammar B.Yasir

Şubat 1, 2009

Müşriklerin büyük işkencelerine duçar olan ilk sahabilerden biri. Adı Ammâr, künyesi Ebû Yakazan, babası Yâsir, annesi Sümeyye idi. Kaynaklarda nesebi şöyle kaydedilir: Ammâr b. Yâsir b. Âmir b. Mâlik b. Kinâne b. Kays b. Hasin b. el-Vedim b. Sa’lebe b. Avf b. Hârise b. Âmir el-Ekber b. Yamğ b. Anes b. Mâlik el-Anesi elKahtânî. (İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe,IV, I, 44).

Ammâr’ın babası, aslen Kahtanlı’ydı. Öz yurdu Yemen’di. Yâsir, Yemen’den çıkarak Mekke’ye geldi. Yanında oğulları Hâris ve Mâlik de vardı. Burada Mahzumoğullarının müttefiki oldu, Ebu Huzeyfe b. el-Muğîre el-Mahzûmî’nin cariyelerinden Sümeyye ile evlendi. İşte Ammâr, bu evlilikten doğmuştur. Ebû Huzeyfe, Ammâr’ı çok severdi. İkisi adeta büyükbaba ve torun gibiydiler (İbn Sa’d, Tabakâtü’l-Kübrâ,III, 247).

Ebû Huzeyfe’nin ölümünden sonra Mekke’de İslâmî davet gittikçe ilerledi. Resulullah (s.a.s.) Erkam b. Ebi’l-Erkam’ın evinde bulunduğu sırada Süheyb-i Rûmî Hz. Peygamber’e giderek müslüman oldu. Suheyb, yakın arkadaşı Ammar’ı da Allah Resulü’ne götürüp onun da müslüman olmasını sağladı. Ammâr, Resulullah’ın huzurundan çıktıktan sonra evine gelip, anne ve babasına da İslâm’ı anlattı. O gün onlar da İslâm’a girdiler.

Buhârî’nin rivayetine göre Ammâr der ki: “Resulullah (s.a.s.)’ı gördüğüm zaman etrafında beş köle, iki kadın ve Ebû Bekir (r.a.) vardı. Aslında Ammâr’ın İslâm’a girdiği günlerde müslümanlar daha fazlaydı. Fakat, bunlar, müslümanlıklarını açığa vurmadıkları için Ammâr’ın onları sayamaması tabiidir. Bu sırada müslümanlar Kureyş’in zulmünden çekindikleri için dinlerini açıkça ortaya koyamıyorlardı (İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğâbe, IV, 44).

Ammâr, Mekke’de yabancı bir adamdı. Annesi cariye ve babası da Kureyşli değildi. Bunun içindir ki, onun bu şehirde malı ve mülkü olmadığı gibi, iktidar ve nüfuzu da yoktu. Annesi, Mahzumoğullarının cariyelerindendi. Müslüman olunca efendileri çileden çıkmış ve ona türlü türlü işkence ve cefalar çektirmişlerdi. Fakat iman şuuru, ilk müslümanların kalbinde o kadar derin bir şekilde yerleşmişti ki, bunlar imanları yüzünden uğradıkları her mihnet ve meşakkati nimet sayıyorlardı.

İman, onların iliklerine işlemişti ve bu yüzden İslâm uğrunda hiç bir şeyden korkmuyorlardı. İşte İslâm tarihinde ilk şehid Ammâr’ın annesi Sümeyye oldu. Sümeyye ve eşi Yâsir Mekke yöneticileri olan müşrikler tarafından aynı günde şehit edilmişlerdi.

Ammâr bir gün Hz. Peygamber’e kendisinin ve ailesinin uğradığı eza ve cefadan bahsetti. Resulullah (s.a.s.)’da ona: “Sabrediniz, sabrediniz, siz Ammâr’lar, Allah’ın lütfuna mazhar olacaksınız.” buyurdu. Başka bir gün de Resulullah, Ammâr ailesini Cennet’le müjdelemişti.

Bir gün müşrikler Ammâr’ı gaddarca işkencelere uğrattılar, yapmadıkları eza tatbik etmedikleri işkence kalmadı. Hz. Ammâr, bu korkunç ve dayanılmaz işkenceden kurtulmak için, onları hoşnut edici birkaç söz söylemek zorunda kaldı. Kâfirler, mustas’af ve himayesiz bir adama yaptıkları eza ve cefalarla söylettikleri sözlerden memnun olarak onu serbest bıraktılar. Hz. Ammâr, müşriklerin elinden kurtulur kurtulmaz, koşa koşa Resulullah’ın huzuruna vardı ve olanları anlattı. Kendisini kızgın kumlara yatırdıklarını ve kuyuya sarkıttıklarını, eğer Lât ve Uzza lehinde ve Resulullah aleyhinde konuşursa bırakacaklarını, aksi takdirde öldüreceklerini; durumun ciddiyetini görünce de sırf kendini kurtarmak için diliyle bazı şeyler söylemek zorunda kaldığını anlattı. Bunları anlatırken bir taraftan da gözlerinden yaşlar boşanıyordu. Bu manzara karşısında Resul-u Ekrem (s.a.s.) şöyle buyurdu!

-Ammâr! kalbine sor, kalbini nasıl hissediyorsun ?

-Ya Resulallah, kalbim, imanın verdiği zevkli duygularla dopdolu!

-Ammâr! tekrar böyle muamelede bulunurlarsa, sen de onların dediklerini yap (Nesâi, İmân, 17)

Resulullah’ın bu ruhsatı vermesinin ardından şuayet-i kerime nazil oldu.

“İnandıktan sonra Allah’ı inkâr eden, kalbi imanla yatışmış olduğu hâlde inkâra zorlanan değil, fakat küfre göğsünü açan, küfürle sevinç duyan kimselere Allah’dan bir gazap iner. İşte onlar için büyük bir azap vardır.” (en-Nahl, 16/106).

Böylece müminlere tehlike karşısında kurtuluş için diliyle inkâr eder gibi davranma ruhsatı verilmiştir (İbn Sa’d, Tabakât, III, 248).

Ammâr’ın annesi ve babası İslâm davasının ilk şehitleridir. Bu itibarla Ammâr âilesinin İslâm tarihindeki mevkii çok büyüktür. Hz. Ammâr, anne ve babasının İslâm davası uğrunda şehit olduklarını görmekle imanı daha da artmış, müşriklerin bütün eza ve cefalarına göğüs germişti. Bütün ashab onun bu fedakârlığını, herkes için bir ibret numûnesi olan hâllerini yâd ederlerdi. Sâid b. Cübeyr ile Abdullah b. Abbâs (r.a.) Ammâr’ın ancak en dayanılmaz işkencelere uğradığı anlarda müşriklerin elinden kurtulmak için birkaç söz söylediğini beyan ve ifadede birleşirler. Hz. Ammâr, uğradığı bütün bu müşkülleri, giriftâr olduğu bütün işkenceleri derin bir sabırla karşılamış kalbinde yerleşen tevhîd inancı, bir lahza bile sarsılmamış; çölün kızgın kumları, kızgın kayaları sırtını ve göğsünü yaktığı veyahut sular içine daldırılarak boğulmak istendiği zamanlarda bile kalbi hep kelime-i tevhid ile çarpmıştı.

Ammâr b. Yâsir’in Habeşistan hicretine katılıp katılmadığı konusunda ihtilaf vardır. Bazılarına göre, iki Habeş hicretinde de bulunmuştur. Hz. Ammâr Medine’ye ilk hicret edenlerden idi. Hz. Ammâr, Medine’de Hz. Münzir b. Abdülmübeşşirin misafiri oldu. Resulullah (s.a.s.) Medine’ye gelince, onu, Hz. Huzeyfe b. Yemân el-Ensârî ile kardeş yaptı. Ammâr, bu din kardeşinin verdiği arazî parçasında çalıştı. (İbn Sa’d, Tabakât, III, 249).

Resulullah’ın Medine’ye gelmesi üzerine ilk yapılan iş, mescid inşasıydı. Resulullah bizzat ashabıyla beraber bu inşaattà çalıştılar. Ammâr da bütün gücünü sarfederek herkes bir taş getiriyorsa o iki taş getirip, sürekli şu sözleri terennüm etmişti: “Biz müslümanlar, mescidler inşa ederiz!.. “

Ebu Sâid el-Hudrî der ki: Hepimiz mescid için birer taş taşıdığımız hâlde, Ammâr ikişer taş taşıyordu. Resulullah, onu görünce üzerindeki tozları silkeleyerek şöyle buyurmuştu: ” Vah Ammâr vah! Seni azgın bir topluluk öldürecektir. Sen onları Hakk’a davet ederken, onlar seni Cehennem’e çağıracaklar. “

Yine bir defa, başka bir münasebetle Resulullah şöyle buyurmuştur: “Eyvah, Sümeyye’nin oğlunu azgın bir topluluk öldürecektir. ” (İbn Sa’d, Tabakât, III, 252).

Ammâr b. Yâsir Bedir gazasından başlayarak Tebük gazasına kadar Rasûlullah’ın bütün cihad hareketlerine katıldı. Her savaşta gösterdiği cesaretle varlığını ortaya koydu. Hiç bir gün Resul-u Ekrem’in gazvelerine katılmaktan geri durmadı. Resulullah’ın vefatından sonra, Hz. Ebu Bekir (r.a.) devrinde yapılan önemli cihat harekâtlarında da aynı şecaat ve cesaretle savaştı. Hz. Abdullah İbn Ömer* der ki: Yemâme’de mürtedlere karşı yapılan savaşta öyle bir yiğit gördüm ki, düşmanların saflarını yerle bir ediyor, etrafındaki bahadırlara “Cennet ilerdedir!…” diyordu. Araştırdım, bu bahadır insanın Ammâr b. Yâsir olduğunu öğrendim. İşte bu bahadır mümin Yemâme savaşında bir kulağını kaybetmişti.

Resulullah, Ammâr’ı çok sever ve korurdu. Bir gün Ammâr, Hâlid İbn Velîd ile tartışmış, Resulullah bu tartışmayı duymuş ve Hâlid (r.a.) Resulullah’a Ammâr’ı şikâyet yollu ve ağır sözlerle ithama başlayınca Ammâr ağlamıştı. Bunun üzerine Resulullah: “Kim Ammâr’a düşmanlık ederse Allah’a düşmanlık etmiş olur. Ammâr’a düşman olanın düşmanı Allah’tır.” (Ahmed b. Hanbel, IV, 89, 90) buyurmuştu. Hâlid İbn Velîd (r.a.) olayın devamını şöyle anlatmıştır. “Resulullah’ın yanından çıktım. Ammâr’ın hoşnutluğunu kazanmaktan başka bir arzum kalmamıştı. Yolda Ammâr’a kavuştum ve onun gönlünü almağa çalışıp kendimi affettirdim.”

Hz. Ammâr, Hz. Ömer (r.a.) devrinde Kûfe valiliğine tayin olundu. Hz. Ömer, tayin için yazdığı emirnamede şöyle demişti:

“Size Ammâr b. Yâsir’i emir, Abdullah b. Mes’ud’u öğretici olarak tayin ettim. Her ikisi de Bedir’e katılanlardandır. Onları dinleyiniz ve onlara itaat ediniz. İbn Mes’ud’u, yanımda alıkoymayı tercih ettiğim halde, sizi kendi nefsime takdim ettim ve onu size gönderdim. Osman b. Hanif’i de Irak’a gönderdim. Bunların yevmiyeleri bir koyundur. Onun yarısını Ammâr’a verin ve kalanını da diğer ikisi arasında taksim edin. ” (İbn Sa’d, Tabakât, III, 252).

Hz. Ammâr, bir sene dokuz ay kadar Kûfe’yi mükemmel bir şekilde idare etti, fakat bir süre sonra Kûfe’nin ileri gelenlerinin isteklerine boyun eğmemesi yüzünden, hoşnutsuzluk ile karşılaştı. Hz. Ammâr’ın tutumundan şikâyetçi olan Kûfe’liler isteklerini sürekli Hz. Ömer’e bildirip durdular. Onun, vazifesini yürütme kudretinde olmadığım ve ona itimat etmeyeceklerini söylediler. Sonunda Hz. Ömer, Ammâr’ı azlederek, yerine Ebu Musa’l-Eş’âri’yi tayin etti. Kûfelilerin Ammâr aleyhinde söyledikleri: Onun siyasete vâkıf olmadığı, kifâyetsiz olduğu ve memuriyetin sorumluluğunu takdir etmediği gibi şeylerdi. Hz. Ömer (r.a.) Hz. Ammâr’ı azlettikten sonra: “Azlolunmaktan üzüldün mü?” diye sormuştu. Hz. Ammâr: “Valiliğe tayin olunmaktan memnun olmamıştım, fakat azlimden de müteessir oldum ! ..” dedi .

Hz. Osman devrinde, karışıklıklar başladığı zaman; müminlerin emiri Hz. Osman (r.a.) bunun sebebini öğrenmek için belli başlı bölgelere en güvenilir sahabîleri teftişle görevlendirdi. Bu arada Hz. Ammâr’ı da Mısır’a gönderdi. Hz. Ammâr, Mısır’da olup bitenleri araştırıp, inceleyerek sonucu Halife’ye bildirecekti. Basra, Kûfe, Şam gibi önemli merkezlere gönderilenler, vazifelerini yerine getirerek sevindirici haberlerle döndükleri hâlde Hz. Ammâr, çok gecikti. Hatta Medine’de onun akıbeti hakkında endişeler bile belirmişti. Nihayet Mısır valisi Abdullah b. Ebi’s-Serh, yazdığı mektupta Halîfeye durumunu bildirdi. Vali mektubunda şöyle diyordu: “Ammâr b. Yâsir’i, Mısır’da bir grup kendisine çekerek, etrafında toplandı.”

Cemel olayından sonra Hz. Ali, Muaviye’ye karşı hareket edince iki taraf Sıffîn mevkiinde buluştular. Hz. Ammâr, Halife Hz. Ali’nin ordusunda yer aldı. Bu savaşta en çok gayret gösteren ve canla başla çarpışan Hz. Ammâr idi. Amr b. el-Âs, Muâviye ordusundaydı. Muharebenin en şiddetli anında Ammâr, ilerleye ilerleye Amr b. el-Âs’ın yanına varmış ve aralarında şöyle bir konuşma olmuştu:

Ammâr:

-”Amr! Mısır valiliğini ele geçirmek karşılığında dinini sattın!” Amr:

“-Hayır, öyle bir şey yok, fakat ben, Hz. Osman’ın katillerine kısas uygulanmasını istiyorum demişti.”

“-Ben seni nasıl tanıyorsam, senin hakkında öylece şehadet ederim. Sen Allah için böyle bir şey yapmazsın. Belki bugün ölmezsen, yarın öleceksin. Herkese niyetine göre hakkı verildiği zaman sana ne verileceğini düşün. Sen, bugün İslâm devletinin bayrağını taşıyan adama karşı, Resulullah’ın hayatında da üç defa savaşa katıldın. Bu da dördüncüsüdür. Senin bu seferki hareketin daha öncekilerden daha iyi ve doğru değildir!…” (İbn Sa’d, Tabakât, III, 259).

Bilindiği gibi Amr b. el-Âs, Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarında müşrik ordusu saflarındaydı. Kendisi Hendek muharebesinden sonra müslüman olmuştu. İşte Hz. Ammâr, ona bunu ima etmek istiyordu. Sıffin günlerinin birinde, güneş batmak üzereydi ve savaş bütün şiddetiyle devam ediyordu. İftar zamanı geldi ve oruçlu olan Ammâr çevresindekilere: “Bana bu dünyadaki son rızkımı veriniz!..” diye seslendi. Ona bir miktar süt getirdiler. Ammâr sütü içtikten sonra: “Bugün dostlara kavuşacağım, Muhammedi’me, arkadaşlarına varacağım,” dedi. Bir gün Hz. Peygamber (s.a.s.) ona: “Ammâr, senin dünyada son rızkın süt olacaktır.” demişti. İşte bu gün Ammâr, onu hatırladı. Olanca gücüyle Muâviye tarafına saldırdı. Bu sırada İbn-i Câdiye adında biri onu yaralayarak yere düşürdü ve Ammâr şehit oldu. Ammâr’ın şehit olması üzerine ortalık karıştı. Herkes ne yapacağını şaşırdı. Zaten akşam olduğundan savaş da durmuştu (İbnü’l Esîr, Üsdü’l-Ğâbe, III, 134).

Hz. Ali tarafında bulunan Abdurrahman es-Sülemî, Ammâr’ın şehit olduğu akşam Muâviye’nin ordugâhına gitti. Zaten, akşamları savaş bittikten sonra iki tarafın adamları birbirleriyle konuşmayı alışkanlık hâline getirmişlerdi. Muâviye, Amr b. el-Âs, Ebu’l-Aver ve Abdullah b. Amr b. El-Âs, oturmuş konuşuyorlardı. Amr b. el-Âs’ın oğlu Abdullah babasına: “Ammâr’ı niçin öldürdünüz? Resulullah’ın onun hakkında ne dediğini bilmiyor musunuz?” dedi. Amr b. el-Âs: “Ne buyurdu?” diye sordu. Abdullah’da şu açıklamayı yaptı: Medine Mescidi inşa olunurken, en çok çalışan Ammâr’dı. Herkes bir taş taşırken o, iki taş taşıyordu. Resulullah Ammâr’ı okşamış ve yüzündeki tozları silerken şöyle buyurmuştu: ‘Sümeyye’nin oğlu, herkes birer taş taşırken, sen fazla ecir kazanmak için ikişer taşıyorsun. Bununla beraber seni, azgın bir topluluk katledecektir!. Oğlunun bu sözlerini duyan Amr şaşkına dönmüştü. Muâviye araya girerek durumu kurtardı: “Ammâr’ı biz öldürmedik, onu buraya getiren ve herkesi çadırından evinden çıkartıp, buraya yollayanlar öldürdü!.” Böylece Muâviye, kendini de teselli etmek istemiştir (İbn Sa’d, Tabakât, III, 252; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Tarih, III, 311; İbn Hacer, el-İsâbe, II, 513).

Hz. Ali, Ammâr’ın şehit olduğunu öğrenince çok üzüldü: “Allah, Ammâr’a rahmet eylesin. O. Resulullah’ın etrafında dört-beş kişi varken müslüman oldu. O da, anne ve babası da Allah’ın mağfiretine mazhar olacaklardır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s.), Ammâr ailesini Allah’ın mağfiretiyle müjdelemişti.” dedi. Sonra şunları ekledi: ‘Ammâr’ın katili elbette Cehennem’liktir.” Bundan sonra Ammâr, teçhiz ve tekfin edilerek Kûfe mezarlığına defnolundu. Şehit olduğu zaman doksanbir yaşında idi.

Hz. Ammâr, üstün ahlâka sahipti. Hayatta hiçbir debdebe ve sefâhate boyun eğmemişti. Zühd ve takva sahibiydi. Fitne ve fesattan sakınmakla beraber, onun elinde olmayarak bu olaylara karışması, uğradığı ilâhî bir imtihandı. Son derece sade yaşayan mütevâzî bir zattı. Toprak üzerinde yatmayı, en rahat döşekte yatmaya tercih ederdi.

Hz. Ammâr, Hz. Ali’nin en hararetli taraftarıydı ve onun bütün muharebelerine iştirak etmişti. Kendisine bu davranışının mahiyeti sorulduğunda, davasının müdafaasını yapmayarak sadece hakikati söylemişti. Ubad, Ammâr’a şunu sormuştu:

-Ey Ebâ Yakazan! Sizin bu hareketiniz kendi görüş ve içtihadınızın meyvesi midir? Yoksa size Resulullah’ın bu konuda bir vasiyeti mi vardır?

Ammâr, şu dürüst cevabı vermişti:

-Resulullah, herkese ne vasiyette bulunduysa bize de aynısını vasiyet etti. Şimdiki davranışımız kendi ictihadımızdır (Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 263).

Ammâr bu cevabı vererek, gerek kendisinin bir tarafa katılarak o tarafın davasına hizmet etmekte ve gerekse Hz. Ali’nin siyasi hasım tanıdığı taraflara karşı harb şıkkını seçmekte, sadece ve sadece kendi görüş ve ictihadlarına uyduğunu göstermiştir. Gerçek olan bir husus vardır ki, o da Hz. Ali ve Hz. Ammâr’ın kanaatlarında, görüş ve ictihadlarında samimi oldukları ve İslâm devletinin varlığını korumağa gayret ettikleridir. Her ikisi de tuttukları yolun doğruluğuna kani idiler ve bu yolda sebatla yürüyorlardı. Hz. Ammâr, tercihinin doğru olduğuna inanmasaydı, o yolda bir adım bile atmazdı. İslâm devletinin menfaatini Hz. Ali’ye iltihakta gördü; yaşının ilerlemiş olmasına rağmen, ona arka çıkmaktan geri kalmayıp, nihayet savaş alanında can verecek derecede fedakârlık ve sebat gösterdi.

Daha önce Hz. Ammâr’ın akîdesi uğrunda müşriklerden gördüğü işkencelere nasıl göğüs gerdiğini ve gözleri önünde annesiyle babasının müşrikler tarafından nasıl şehit edildiklerini kaydetmiştik. Ammâr, bu derin ve samimi imanını, İslâmî farzları ifa ile ve gece-gündüz ibadet ve taatla çalışarak takviye ederdi. İbn Abbâs şöyle der: “Şu ayet-i kerîme Ammâr hakkında nazil olmuştur: “O ki, gecelerini sücûd ve kıyam ile geçirerek ahiretten korkar ve Allah’ın rahmetini ümit eder.” (ez-Zümer, 39/9).

Gerçekten Hz. Ammâr, daima huzur ve huşu’ içinde yaşayan, namazlarında bu halden zerre kadar ayrılmayan bir sahabî idi.

Ebu Vâil şöyle anlatır. Hz. Ammâr, bir gün bize son derece veciz ve beliğ bir konuşma yaptı. Sonra minberden indi. Ona: “Ya Ebâ Yakazan! Çok beliğ ve veciz söyledin, biraz daha uzatsaydın olmaz mıydı?” diye sorduğumuzda şu cevabı verdi: “Resulullah’ın şu sözleri söylediğini duydum: “Bir adamın namazında uzunluk, hutbesinde kısalık, onun fıkıhtaki âlimliğini gösterir. Onun için namazı uzatınız, hutbeleri kısaltınız. Beyanda cezbedici bir özellik vardır. ” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 264).

Hz. Ammâr; hiç bir namazını kazaya bırakmazdı.O, bir zamanlar su bulunmayan bir yerde gusûle ihtiyaç duydu, bir hayvanın yerde sürünmesi gibi topraklarda sürünüp teyemmüm ederek namazını eda etti Hz. Ammâr, daha sonra bu durumu Resulullah’a anlatınca o da, Ammâr’a teyemmümü öğretti.

Ammâr Kûfe’deki valiliği sırasında cuma namazında Yâsin Suresi’ni okurdu. Bilhassa hutbelerinde son derece kısa, veciz ve beliğ sözlerle yetinir ve böylece Resulullah’ın sünnetine uyardı.

Ammâr b. Yâsir uzun boylu, beyaz tenli, gayet yakışıklıydı. İslâm’ın yücelmesi, yeryüzünde hakim olması için büyük gayretler gösteren bu sahabi, İslâm devletinin varlığına gölge düşmesin ve İslâm toplumunun vahdeti zedelenmesin diye katıldığı Sıffîn olayında şehit olmakla, kendisinden sonraki nesle örnek olmuştur.


Evrenin Ölümü Ve Kıyamet

Ocak 22, 2009

EVRENİN ÖLÜMÜ VE KIYAMET

Onlar Allah (c.c)’ın kadrini hakkkıyla takdir edemediler. Oysa kıyamet günü yer bütünüyle O’nun avucu (kabzası)ndadır; gökler de sağ eliyle dürülüp-bükülmüştür. O şirk koştuklarından münezzeh ve yücedir. (Zümer Suresi 67)

Kıyamet Günü Gerçekleşecek Olaylar

Kıyamet günü Kuran’da Yeni Haber verildiği üzere “İnsanların alemlerin Rabbi için kalkacağı gündür.” (Mutaffifin Suresi 6). O gün canlılarla birlikte tüm evrenin yok olduğu dehşetli bir gün ( Zaman Belli Edilmemiş)dür. Bu yokoluş şimdiye kadar hiçbir yerde görülmemiş olaylar sonucunda gerçekleşecektir. O gün insanların hayvan ( Yaratık )ların var olan herşey (Bilinmeyen)in kısaca kainatın Ölüm (sonsuz başlangıç) günüdür. O gün Allah (c.c)’ın yüce kudretinin açıkça görüldüğü ve insanların tümü tarafından idrak edildiği gündür. O gün inkarcılar için dehşet korku ve acı dolu bir gün ( Zaman Belli Edilmemiş)dür. O gün daha önce yaşanmamış bir pişmanlık korku ve aşağılanmanın hissedileceği gündür.

Kıyamet gününün özellikleri Kuran ayetlerinde çeşitli bennzetmelerle ayrıntılı olarak anlatılmıştır. Bu bÖlüm (sonsuz başlangıç)de Kuran’da kıyamet günü gerçekleşecegi bildirilen olayların genel tasviri yapılıp Allah (c.c)’ın ayetlerde bildirdiği olayların işaret ettiği manalarının üzerinde durulacaktır. şüpesiz herşey (Bilinmeyen)in en doğrusunu Allah (c.c) bilir ve Allah (c.c)’ın ilmi sonsuzdur. Biz ise her konuda olduğu gibi kıyamet konusunda da yalnızca O’nun bize bildirdiği ve öğrettiği kadarını anlatabiliriz.

Bu bÖlüm (sonsuz başlangıç)de anlatılan olayların hepsinin kaynağı Kuran ayetleridir ve hepsinin gerçekleşeceği kesinnDir. Tüm tasvirlerin gerçekleşme şeklini de Allah (c.c) belirlemiştir. Fakat bu olaylar tahmin edilenden çook daha farklı biçimlerde gerçekleşebilir. Bizim kesin olarak bildiğimiz şey (Bilinmeyen) Allah (c.c)’ın vaat ettiği olayların mutlaka yaşanacağı insanların kıyamet gününde daha önce hiç karşılaşmadıkları muazzam bir manzara ile karşı karşıya kalacakları ve evrenin içinde barındırdığı tüm canlılarla birlikte tamamen yok olacağıdır. İnsanların ise bütün bunların sebebini öğrenme bu felaketlerden kaçıp kurtulabilme ya da çözümler arama gibi bir ihtimalleri olmayacaktır. O gün herkesin göre ( öyle bildirilmiştir )ceği gerçek; Allah (c.c)’ın ve ahiretin varlığıdır.

SUR’A ÜFÜRÜLMESİ

Kıyamet Sur’a Üfürülmesiyle Başlar

Sur’a da üfürülmüştür. İşte bu tehdidin (gerçekleştiği) gündür. (Kaf Suresi 20)

Sur’a üfürülmesi Allah (c.c)’ın Kuran’da vaat ettiği kıyamet saatinin Artık (gayrı) gelip çattığının Yeni Haberidir. Bu ses dünya (Felek) Hayattının bitişinin ve ahiretin başlangıcının sesidir. dünya (Felek)da kaldığı süre boyunca bu büyük günde göre ( öyle bildirilmiştir )ceklerine karşı Yeni Haberdar edilen ve vereceği hesap ile uyarılıp korkutulan herkes Artık (gayrı) kenndilerine vaat edilen gerçekle karşı karşıyadırlar. Hiç beklenmedik bir anda duydukları bu ses daha önce duyulan seslere hiç bennzemeyen bir sestir. İnsanlar kenndilerine verilen sürenin son bulduğunu bu işaretten anlayacaklardır. Bu ses küfre sapanların sonsuza kadar kesintisiz olarak yaşayacakları korku dehşet ve yılgınlık dolu zorlu bir gün ( Zaman Belli Edilmemiş)ün başladığının Yeni Habercisidir. Allah (c.c) bir ayette şöyle buyurmaktadır:

Çünkü o boruya (sur’a) üfürüldüğü zaman İşte o gün zorlu bir gün ( Zaman Belli Edilmemiş)dür; kafirler içinse hiç kolay değilldir. (Müdessir Suresi 8-10)

dünya (Felek) üzerinde var olan düzenin çekici süsüne kanarak ona sımsıkı bağlananlar Allah (c.c)’ın varlığı ve birliği Gerçeği (Doğrusu)ne karşı kördürler. Bütün bunların yaratıcısını yaratılışını ve bir sona doğru hızla ilerlediğini asla düşşünmeden sadece aldandıkları bu görüntü ile sözde mutlu olur yetinirler. Oysa onları yanıltan bu kusursuz düzen herşey (Bilinmeyen)in sahibi olan Allah (c.c)’ın eseridir. Allah (c.c)’ın yarattığı bu görkemli sistem yine onun tek bir emriyle akıllara durgunluk verecek şekilde son bulacaktır. İşte böyle bir gün ( Zaman Belli Edilmemiş) ile kesin olarak karşılaşmayacakları zannnında olanlar Sur’un sesiyle bu gafletten aniden uyanacaklardır. Ancak bu uyanış faydasızdır çünkü Artık (gayrı) Allah (c.c) ve ahiret adına birşey (Bilinmeyen)ler yapmak için çook geçtir.

Geç kalınmıştır çünkü bazı insanlar bir imtihana tabi oldukları dünya (Felek) Hayattını ahiretin varlığını umursamadan boş bir çaba uğruna harcamışlardır. Ahirete inanmayan insanların böyle bir anlayışa sahip olabilmelerinin arkasında çook özel bir çaba yatmaktadır. Bu çabanın da mahiyeti ve karşılığı oldukça büyüktür. Temelindeki sebep dünya (Felek)daki bu sınırlı yaşamla tatmin bulmak daha öncesini veya sonrasını mümkün olduğunca düşşünmemektir. Bu anlayış dünya (Felek) Hayattının geçici zevklerine dalarak ne için yaratıldığını unutmayı da beraberinde getirir. Dolayısıyla insanların çoğu niye yaşadıklarını niçin yaratıldıklarını Yaratanın kenndilerinden Nelller istediğini ve neden Ölüm (sonsuz başlangıç)ün var olduğunu düşşünmeden bir ömür geçirirler. Ölüm bildikleri birşey (Bilinmeyen)dir ama Ölüm (sonsuz başlangıç) Gerçeği (Doğrusu)nin kenndilerine üzerinde düşşünmeleri gerekenn bu gibi soruları da getireceğinin farkındadırlar. Bunun için mümkün olduğunca bu fikirden uzaklaşmaya bakarlar. Oysa insanın yaratılışının ve dünya (Felek) üzerindeki kısa yaşamının tek sebebi yalnızca Allah (c.c)’a kulluk etmektir. Ölümün yakınlığının dünya (Felek) Hayattının kısalığının sahip olduğu ve olmadığı herşey (Bilinmeyen)in sadece imtihanın bir parçası olduğunun farkında olan insanlar Kuran aracılığıyla insanlara tarif edilmiş olan gerçeklerle de mutlaka karşılaşacaklarının farkındadırlar. Dolayısıyla dünya (Felek)daki tek amacın “Allah (c.c) için yaşamak” olduğunu kavrayabilmişlerdir. Bunu dünya (Felek)da kavramak insan için büyük bir kazannçtır. Böylece aldatıcı bir dünya (Felek)dan uzaklaşmakta tek gerçeğe yani “ahirete” yönelmektedir.

Nefsinin yani sadece zevklerinin şehvetinin peşinden gideRrek hareket eden bir insanın en büyük isteği içinde bulunduğu düzenin hep sürmesi asla son bulmamasıdır. Aslında halinden pek de memnun değilldir çünkü yaşamında sürekli zorluklar ve sıkıntılar vardır. Ama şey (Bilinmeyen)tan binbir çeşit oyalama yöntemiyle kenndisini aldatmakta sürekli sıkıntı ve üzüntü çektiği bu yaşamı sonsuz bir azaba inanmayı reddedeRrek tercih etmektedir. Ancak bir sabah işe gideRrkenn veya bir gece vakti hırslarını ve beklentilerini ertesi sabaha erteleyip uyumaya hazırlanırkenn birdenbire “Sur”un sesini duyan bir insanın ruh hali kuşkusuz çaresiz olacaktır. Sürdürmek istediği düzenin kenndisiyle birlikte son dakiika (yeni alındı)ları gelmiş bildiği halde inanmayı reddettiği bu muazzam gerçek kenndisini aniden yakalamıştır. Hayatt boyu kenndisini koruyacağını sandığı sahte güçlere sığınmış bir insan için o an yardım isteyebileceği kimse ya da sığınabileceği hiçbir yer yoktur Artık (gayrı). Çünkü müminler dışında herkes aynı durumdadır çaresizlik içinde başlarına geleceklere teslim olmuşlar dünya (Felek) üzerinde o zamana kadar yaşamış olan tüm insanlar Allah (c.c)’ın huzurunda toplanmışlardır:

Sur’a üfürülmüştür; böylece onlar kabirlerinden (diriltilip) Rablerine doğru (dalgalar halinde) süzülüp-gideRrler. (Yasin Suresi 51)

Sur’un sesi bir inkarcı için “Hayattı boyunca kaçıp durduğu gerçeklerle karşılaşma” demek olduğu gibi “Artık (gayrı) yaptıklarını telafi imkanının ortadan kalktığı anı” da ifade edeRr. O an duyulan korku tarifsizdir daha önce “ne görülmüş ne duyulmuş” bir dehşet ve panik yaşanmaktadır. dünya (Felek)da yapılan tüm hataların bir telafisi olabilir ya da vakit geçtikçe bu hatalar unutulabilir. Ancak herşey (Bilinmeyen)in sonunun geldiğini bildiren bu ses yapılan hataların telafisi için Artık (gayrı) vakit kalmadığının Yeni Habercisidir. O gün Sur’un sesi inkarcılara büyük bir korku getirecek ve her kişi karşılaştığı bu gerçeğe boyun eğecektir. Allah (c.c) bu durumu Kuran’da şöyle Yeni Haber verir:

Sur’a üfürüleceği gün Allah (c.c)’ın dilediği kimseler dışında göklerde ve yerde olan herkes Artık (gayrı) korkuya kapılmıştır ve her biri ‘boyun bükmüş’ olarak O’na gelmişlerdir. (Neml Suresi 87)

Oysa insanların tümüne karşılaştıkları böyle bir gün ( Zaman Belli Edilmemiş)den evvel bu gerçek hatırlatılmıştır. Allah (c.c) insanları hem ayetleriyle hem de elçileriyle “geri dönüşü olmayan bir gün ( Zaman Belli Edilmemiş)” gelmeden önce kenndisine yönelmeleri konusunda uyarmış aksine bir tavır gösterenlere ise Ölüm (sonsuz başlangıç) geldikten sonra yardım edilmeyeceğini bildirmiştir. Kuran’da beklemediği bir anda azap ile karşılaşan kişinin duyacağı pişmanlık ve kenndisine hiçbir şekilde yardım edilmeyeceği Gerçeği (Doğrusu) şu şekilde açıklanmıştır:

Azab size gelip çatmadan evvel Rabbinize yönelip-dönün ve O’na teslim olun. Sonra size yardım edilmez Rabbinizden size innDirilenin en güzeline uyun; siz hiç şuurunda değillkenn azab apansız size gelip çatmadan evvel. Kişinin (yana yakıla) şöyle diyeceği (gün): “Allah (c.c) yanında (kullukta) yaptığım kusurlardan dolayı yazıklar olsun (Bana (şahsıma)) doğrusu benn (Allah (c.c)’ın diniyle) alay edenlerdendim.” Veya: “Gerçekten Allah (c.c) Bana (şahsıma) hidayet verseydi şüpesiz muttakilerden olurdum” diyeceği ya da azabı gördüğü zaman: “bennim için bir kere daha (dünya (Felek)ya dönme fırsatı) olsaydı da ihsan edenlerden olsaydım” (diyeceği günden sakının). “Hayır bennim ayetlerim sana gelmişti fakat sen onları yalanladın büyüklüğe kapıldın ve kafirlerden oldun.” Kıyamet günü Allah (c.c)’a karşı yalan söyleyenlerin yüzlerinin kapkara olduğunu görürsün. Büyüklenenler için cehennemde bir konaklama yeri mi yok? (Zümer Suresi 54-60)

Geçici bir çıkar uğruna tercih edilmiş olan dünya (Felek) Hayattı Sur’un sesiyle Artık (gayrı) son bulmaktadır. Bütün insanlar kenndilerine vaat edilenler ile karşı karşıyadır. Meydana gelen olayların gerçekliğinin insanlarda uyandırdığı korku ve dehşet çook büyüktür. Tüm insanlar aynı çağrıya uymakta geri dönüşü olmayan gerçekle karşılaştıklarının farkına varmaktadırlar. Bu kuşkusuz büyük bir gün ( Zaman Belli Edilmemiş)dür ve bu büyük günde meydana gelecek olan olaylar için Sur’un sesi sadece bir Yeni Habercidir.

Kıyamet Anında Yeryüzünün Durumu Şiddetli Sarsıntılar Başlar

Yer o şiddetli sarsıntısıyla sarsıldığı Yer ağırlıklarını dışa atıp-çıkardığı Ve insan: “Buna ne oluyor?” dediği zaman; O gün (yer) Yeni Haberlerini anlatacaktır. Çünkü senin Rabbin ona vahyetmiştir. (Zelzele Suresi 1-5)

Kıyamet günü her canlının duyabileceği Sur’un sesini kulakları patlatan bir gürültü izler ve yeryüzü daha önce eşi bennzeri görülmemiş bir sarsıntıya tutulur. Dev boyutlardaki dağlar ağaçlar gökdelenler binalar kısaca yeryüzünün her noktası aynı anda sarsılmaya başlar. Bundan önce hiç rastlanmamış bu sarsıntı karşısında insanlar büyük bir paniğe ve korkuya kapılırlar. En korkunç olan ise bu sarsıntıdan kaçacak ya da sığınıp kurtulabilecek hiçbir yerin olmamasıdır. Çünkü bu sarsıntı daha önce insanların görmüş oldukları ve yalnızca belli bir bölge ya da şehirde meydana gelen saniyelerle hesap edilen depremlerin bir bennzeri değilldir. Bu kez yaşanan hiçbir kaçışın olmadığı aynı anda dünya (Felek)nın dört bir yanında başlayan ve dünya (Felek)yı yerle bir edecek olan bir sarsıntıdır. dünya (Felek)yı yerle bir edinceye kadar da son bulmayacaktır. (En doğrusunu Allah (c.c) bilir). Kıyamet günü insanların karşılaşacakları sarsıntıları Allah (c.c) Kuran’da şöyle bildirmektedir:

O sarsıntının sarsacağı gün Arkasından onu diğer bir sarsıntı izleyecek. O gün yürekler (dehşet içinde) hoplayacak. Gözler zillet içinde düşecek. (Nazi’at Suresi 6-9)

dünya (Felek) üzerinde yaşanmış ve sonuçları insanları deRrinden etkilemiş sarsıntıları depremleri bir an için gözünüzün önüne getirin. Bu sarsıntıların tümü sadece saniyelerce sürmüş ancak buna rağmen ardında büyük enkazlar bırakmıştır. Yüzbinlerle ölçülen bir insan topluluğu bu enkazın altında kalmış ve geride kalanlar hiç beklemedikleri bir sefalet ve yoksullukla karşılaşmışlardır. Evler mallar edinilen kazannçlar tasarruflar çook kısa bir sürede yerlebir olmuştur. Bu felaketler herkesin gözü önünde gerçekleşmiştir ve bu saniyeler içinde hiçbir güç sarsıntıya karşı koyamamıştır. Kıyamet günü karşılaşılacak olan sarsıntı ise ne şiddet ne meydana gelen sonuç ne de kapsam olarak daha önce dünya (Felek)da yaşanan depremlere bennzemeyecektir ve herşey (Bilinmeyen)den önemlisi geride enkaz değill bir yaşam belirtisi dahi bırakmayacaktır.

dünya (Felek)daki bir deprem her ne kadar şiddetli olursa olsun insanlar için çoğu zaman bir kurtuluş olasılığı vardır. İnsanlar bunu bildikleri için sarsıntı başlar başlamaz kenndilerini kurtarabilmek amacıyla birtakım tedbirler almaya hızla depreme karşı Güvenlik (Security) içinde olabilecekleri bir yere saklanmaya çalışırlar. Oysa insanların hepsi Sur’un üfürülüşü ile anlayacaklardır ki bu sarsıntılar daha önce yaşadıklarının bir bennzeri değilldir; hiçbir şekilde kaçıp kurtulma ihtimali yoktur.

Kuşkusuz insanlar kıyamet saatine dair herşey (Bilinmeyen) gibi meydana gelecek ve kaçış imkanı olmayacak bu sarsıntılar için de Kuran’da şöyle uyarılmışlardır:

Ey insanlar Rabbinizden korkup-sakının çünkü kıyamet saatinin sarsıntısı büyük bir şey (Bilinmeyen)dir. (Hac Suresi 1)

O anda Artık (gayrı) yeryüzünde sahip olunan hiçbir şey (Bilinmeyen)in değeri ve anlamı kalmamıştır. İnsanları aldatan herşey (Bilinmeyen); lüks evler dev gökdelenler beş yıldızlı oteller ömürleri boyunca hırsla paralar biriktirerek aldıkları ve üzerinde onca emek vererek yaptırdıkları ve düzenledikleri evler saraylar köprüler dünya (Felek)nın en ünlü yapıları; yüzyıllarca her türlü doğa olayına karşı yıkılmadan ayakta kalabilmiş olan piramitler tarihi kaleler şehirler adeta deniz kennarına yapılmış kumdan kaleler gibi hızla çökeceklerdir. Umut bağlanan işyerleri lüks arabalar kısaca dünya (Felek) Hayattında insanın sahip olduğu sahip olmakla övündüğü tüm maddi zenginlikler bir anda yok olacaktır. İnsanların elde ettikleri şan şöhret itibar ve iktidarın hiçbir anlamı veya önemi kalmayacaktır.

Kuran’da o gün yerin parça parça yıkılıp darmadağın olduğu şöyle bildirilmiştir:

Hayır; yer parça parça yıkılıp darmadağın olduğu Rabbin(in buyruğu) geldiği ve melekler dizi dizi durduğu zaman; o gün cehennem de getirilmiştir. İnsan o gün düşşünüp-hatırlar ancak (bu) hatırlamadan ona ne fayda? (Fecr Suresi 21-23)

O gün insanların bundan önce güvenle üzerinde gezindikleri yer ayaklarının altından kayar. Türlü bahaNelllerle Allah (c.c)’ı inkar için çaba göstermiş ve ne yapması gerektiğini bildiği halde ibadet etmekten kaçmış olan her kişi sonunda Allah (c.c)’tan başka sığınılabilecek bir güç olmadığını çook iyi anlar. Ama Artık (gayrı) kenndileri için ne geriye dönüş ne yaptıklarını telafi imkanı vardır ne de yaşanan pişmanlık kişiye bir fayda getirecektir.

İnsanların o gün korku ve dehşetle birlikte tattıkları en yoğun Duygu (Hissiyat)lardan birisi de çaresizliktir. dünya (Felek)da başına gelebilecek hemen her türlü olası felaket için tedbirini ve önlemini alan en Ölüm (sonsuz başlangıç)cül afet en büyük deprem en şiddetli kasırga en dehşetli nükleer savaş için bile korunmasını ve sığınağını hazırlayan insanoğlu öyle bir olayla karşı karşıya gelir ki kaçıp sığınabileceği barınabileceği tek bir güvenli yer dahi bulamaz. dünya (Felek)da vazgeçilmez gördüğü kenndisine inkarı makul gösteren zekası da güç sahibi olduğuna inandığı kişiler de bu dehşetli sarsıntıya karşı hiçbir çare üretemezler ve Artık (gayrı) kenndileri için kaçış yoktur.

Yer Ağırlıklarını Dışa Atıp Çıkarır

Yer ağırlıklarını dışa atıp-çıkardığı Ve insan: “Buna ne oluyor?” dediği zaman; O gün (yer) Yeni Haberlerini anlatacaktır. Çünkü senin Rabbin ona vahyetmiştir. (Zelzele Suresi 2-5)

Bilindiği gibi dünya (Felek)nın merkezinde (yerkabuğunun 5.000 6.000 km. aşağısında) oldukça yüksek basınca sahip kor halinde bir katman bulunmaktadır. Ve bu katmanın sıcaklığının yaklaşık olarak 4.500 oC olduğu tahmin edilmektedir. Nitekkim volkan patlaması sonucu yeryüzüne çıkan lavlar bu bölgede yani magmada bulunmaktadır. Söz konusu patlamalar tarih boyunca birçook şehir Halk (ULUS)ına dehşet dolu anlar yaşatarak insanların Ölüm (sonsuz başlangıç)üne hatta kimi zaman şehirlerin dahi tamamen yok olmasına sebep olmuşlardır. Çeşitli sebeplerden dolayı toprak katmanlarında oluşan kırılmalar sonucunda yeryüzüne sızann lavlar basınç ne kadar yük¤¤¤¤e o kadar şiddetli fışkırırlar. Aslında burada belirleyici etkenn gazın oranıdır. Magma yeryüzüne çıkarkenn gazlar sıvı haldeki maddeden ayrılarak magmanın üzerinde yayılır ve böylece basıncın artmasına neden olurlar. Magma gazla ne kadar yüklüyse püskürtme esnasında o kadar fazla patlama olur ve yerin altında fokurdayarak kaynayan lavlar yeryüzüne çıkarak yerin üstünü adeta cehenneme çevirirler. Bu tarz bir patlama sadece belli bir bölgeyi içine alan kısmi bir patlamadır. Üstelik günümüzde yapılan incelemeler sonucu çoğu zaman böyle bir felaketten daha önceden Yeni Haberdar olunup tehlikennin bulunduğu bölgede çeşitli tedbirler alınabilmektedir.

Kuran ayetlerinde “yerin ağırlıklarını dışa atması” ifadesiyle o gün yerin altında bulunan pek çook şey (Bilinmeyen)le birlikte çekirdekte bulunan akışkan kısmın da tamamıyle yerin üstüne çıkacağı işaret edilmektedir. Yeryüzünün tümünde meydana gelen şiddetli sarsıntılar ve yerin tüm katmanlarının kırılması böyle bir şey (Bilinmeyen)in kolaylıkla gerçekleşebilmesi için gerekenn altyapıyı oluşturacaktır. Yani kıyamet gününde şiddetli depremler yerin altını üstüne getirecek insanlar başlarına çökenn dağlardan dev binalardan kurtulmaya çalışırkenn yerdeki çatlaklardan fışkıran lavlar her yanı saracak bu da insanların Ölüm (sonsuz başlangıç)den hiçbir şekilde kaçışlarının olmadığını bir kere daha anlamalarına sebep olacaktır. Felaketleri felaketler izleyecek birinden kurtulmaya çalışan bir diğeri ile karşılaşacaktır. (En doğrusunu Allah (c.c) bilir)

Yeryüzü Allah (c.c)’a boyun eğmiştir. Bu durum Kuran ayetlerinde şöyle bildirilmektedir:

Yer düzlendiği içinde olanları dışa atıp boşaldığı ve ‘kenndi yaratılışına uygun Rabbine boyun eğdiği zaman. (İnşikak Suresi 3-5)

Artık (gayrı) nihai gün gelmiştir. İnsanlara verilen süre dolmuş ve herşey (Bilinmeyen) son bulmuştur. Bu günden kurtulabilecek hiçbir canlı yoktur. Tüm olaylar sona erdiğinde yeryüzünde tek bir tohum tek bir bitki tek bir mikroorganizma hatta yeryüzünün kenndisi de kalmayacaktır.

O gün yerin dışarı atacağı ağırlık yalnızca magma katmanı değilldir. Magma hem mantonun içindeki hem de mantoyla kabuk arasındaki ısı ve madde alışverişlerinin başlıca taşıyıcısıdır. Yani muhtemelen magma ile birlikte taşınan yerin altında bulunan birçook madde yüksek bir sıcaklıkla birlikte yerin yüzeyine çıkacaktır. Bu da yeryüzünün görülmedik bir şekilde ısınmasına neden olacaktır. Gerçekleşen olaylar sonucunda yerin altında bulunan petrol kömür gibi madenlerle birlikte tüm fosiller ve cesetler tüm kalıntılar kısaca yerin altında bulunan canlı cansız herşey (Bilinmeyen) dışarı atılacaktır. Kısaca yerin altı üstüne gelecektir. Allah (c.c) bu durumu Kuran’da şöyle Yeni Haber vermektedir:

Ve kabirlerin içi ‘deşilip dışa atıldığı’ zaman; (Artık (gayrı) her) nefis önceden takdim ettiklerini ve ertelediklerini bilip-öğrenmiştir. (İnfitar Suresi 4-5)

Yine yeraltı suları sarsıntının şiddetiyle kırılan yerin katmanlarından dışarı fışkıracaktır. Tazyikli suyun etkisi ise oldukça şiddetlidir. Hem fışkırmanın başladığı bölgede önemli hasarlar meydana gelecek hem de yaşamı olumsuz etkileyen bir su tabakası yeryüzüne yayılacaktır.

Herhangi bir bölgede volkanik patlama olduğu zaman sayısız toz ve katı parçacık atmosferin üst tabakalarına fırlar. Böyle bir patlama sırasında çoğu zaman tüm bölgeyi küllerin kapladığı söz konusu bölgenin toz duman içinde kaldığı bilinmektedir. Nitekkim Allah (c.c) ayette kıyamet gününde ‘dağların toz duman halinde savrulacağını’ (Vakıa Suresi 6) bildirmiştir. Kuran’da anlatılanlara uygun olarak kıyamet gününde dünya (Felek)nın her yerinde buna bennzer patlamaların olması ihtimali oldukça yüksektir.

Görüldüğü gibi insanlar dört bir yandan şiddetli bir azaba uğrayacaklardır. Her tarafı kaplayan toz ve duman bulutu yine aynı anda yayılan gazlar insanların nefes alamamasına ve acılar içinde kıvranmasına sebep olacaktır. O gün yaşanan bütün bu olaylar inkarcıların sonsuza kadar cehennemin içinde göre ( öyle bildirilmiştir )cekleri ebedi azabın büyüklüğünü anlamaları için yeterlidir. Böylesine dehşetli bir bitirişle insanların Hayattlarına son veren Allah (c.c) cehennemde inkarcılar için eşi bennzeri olmayan maddi ve manevi bir azap hazırlamıştır. Yaşanan olayların azameti karşısında dehşetli bir Ölüm (sonsuz başlangıç) korkusu her yanı sarmıştır. Geriye korku ve pişmanlıktan başka hiçbir şey (Bilinmeyen) kalmamıştır.


1 (bir) Günlük Namazla Neler Kazanıyoruz ?

Ocak 22, 2009

Günde 40 rekat namaz kılıyoruz. Bu 40 rekatın 17si farz, 3ü vâcib, 20si sünnettir.

Bir senede 14.600 rekat namaz kılıyoruz.

Ramazanda 600 rekat teravih namazı kılıyoruz.

Toplam bir yılda 15.200 rekat namaz kılmış oluyoruz.

Akşam namazından sonra kılınan evvabin namazı, kuşluk vaktinde kılınan duha namazı, gece kılınan teheccüd namazı gibi nâfile namazlar 15.200 rekat sayısı dışındadır.

Namaz kılan bir mümin bir gün ( Zaman Belli Edilmemiş)lük namazında neyi ne kadar zikrediyor; hiç düşündünüz mü Gelin ortalama bir rakam çıkaralım:

Namaz kılan bir mümin bir gün ( Zaman Belli Edilmemiş)de en az

40 defa Besmele çekiyor.

40 defa Fatiha sûresini okuyor.

80 defa Rabbimizin er-Rahman ismini söylüyor.

80 defa er-Rahim ismini söylüyor.

213 defa Allah (c.c)-u Ekber diyor.

120 defa Sübhane Rabbiyel-Azim, diyor.

240 defa Sübhane Rabbiyel-Âlâ, diyor.

15 defa Sübhaneke duâsını okuyor.

40 defa Semi Allah (c.c)u limen hamideh diyor.

40 defa Rabbenna ve lekel-hamd diyor.

40 defa Âmin (Ya Rabbî! Duâlarımı kabul buyur) diyor.

33 defa Zamm-ı Sûre okuyor.

21 defa Ettahiyyatüyü okuyarak Peygamberimize selâm gönderiyor.

21 defa Kelime-i Şehadeti söylüyor.

26 defa omuzundaki meleklere ve yanlarındaki Müslümanlara Selâm veriyor.

13 defa Allah (c.c)ümme entes-Selâmü ve Minkes-Selâmu Tebârekte ya Zelcelâli vel-ikrâm, diyor.

13 defa Rabbennâ Âtina, duâsını okuyor.

13 defa Rabbennâğfirli, duâsını okuyor.

15 defa Allah (c.c)ümme Salli selâvatını okuyor.

15 defa Allah (c.c)ümme bârik selavatını okuyor.

15 defa Euzübillâhimineşşey (Bilinmeyen)tânirrâcîym diyerek şey (Bilinmeyen)tanın şerrinden Allah (c.c)a sığınıyor.

Bu zikrettiklerimiz sâdece namazın içinde okunanlardır. Namazdan önce ve sonra okunanlar ve tesbihatlar bu rakamların dışındadır.

60 yıl yaşayıp da kulluğunun gereklerini yerine getiren bir müminin yaptıklarını ve söylediklerini bu kadar yıl hesabıyla hesaplayın bakalım, ne çıkacak karşınıza.

Ya kulluk şuurundan uzak, ibâdetlerden mahrum ömrünü zilletle geçirmiş bedenini ibâdetsizlik illeti (hastalığı) istila etmiş olanlara ne diyeceksiniz. Gerçekten çok büyük kayıp içindeler değil mi?

Allah (c.c) şerlerinden korusun ve kurtarsın


Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.