Efendimizin Doğumu

Mayıs 3, 2009

Efendimizin Doğumu

Allah Celle’nin ve meleklerin medhettiği, Rabbimizin, hayatı üzerine yemin ettiği[2], alemlere rahmet olarak gönderdiği, yüce ahlak sahibi, içimizden birisi, canımızdan daha sevimlisi[], bizi pek seven, üzerimize titreyen, şefkat ve merhamet dolu Efendimiz, uyarıcımız, müjdecimiz[8], en güzel örneğimiz, Allah’a davet eden nur yüzlü kandilimiz, Ademoğullarının önderi sevgili peygamberimiz Muhammed aleyhisselam, Fil Vakası’ndan 50-55 gün kadar sonra Halil olan dedesi İbrahim’in kurduğu şehirde, Mekke-i Mükerreme’de dünyaya geldi.

Peygamberimiz pazartesi gecesi sabaha yakın bir saatte yeryüzüne teşrif etti.[12]Arkadaşlarından birisi pazartesi günü oruç tutmanın önemini sorduğunda Allah Rasulü şu cevabı vermiştir: ‘O gün benim doğduğum gün, vahyin bana inmeye başladığı gündür.’

Allah Rasulü genel kabule göre Rebiülevvel ayının 12. gecesi doğmuştur. Bununla birlikte Efendimizin doğum tarihini belirlemeye çalışan Mısırlı astronomi âlimi Mahmut Feleki, Peygamberimizin oğlu İbrahimin vefatı günü meydana gelen güneş tutulmasından hareketle 20 Nisan 571 (9 Rebiülevvel) tarihini tesbit etmiş, Muhammed Hamidullah ise Cahiliyye Arapları arasında uygulanmakta olan Nesi Takvimini dikkate alarak 17 Haziran 569 tarihine ulaşmıştır.[14]

Peygamberimizin doğumu sırasında Osman b. Ebi’l-As’ın annesi Fatıma binti Abdullah ve Abdurrahman b. Avf’ın annesi Şifa Hatun, Hz. Amine’nin yanında bulunmuş, yeryüzünün bu en kutlu doğumuna nezaret etme şerefine nail olmuşlardır.[15]

Allah Rasulünün doğduğu gece pek çok olağanüstü hadisenin gerçekleştiği rivayet edilmektedir. Buna göre İran hükümdarının sarayının on dört burcu yıkılmış, İranlıların taptıkları ve bin yıldan beri yanmakta olan ateşleri sönmüş, Save gölü kurumuş, Semave nehri taşmış, Kabe’de bulunan putlar yüzüstü yere düşmüş, bir çok Yahudi ve Hristiyan âlimi o gece Ahmed aleyhiselamın yıldızının doğduğunu ifade etmiştir. Ancak bu hadiseler ilk dönem siyer ve hadis kaynaklarımızda yer almamakta olup, bu rivayetlere ihtiyatla yaklaşılması gerekmektedir.[16]

Efendimizin babası Abdullah b. Abdülmuttalib, Kureyş kabilesinin Haşimoğulları koluna mensub olup daha evvel de zikrettiğimiz gibi ticari bir seyahatin dönüşü sırasında rahatsızlanmış ve oğlunu göremeden, yirmi beş yaşında Medine‘de vefat etmiştir. [17]Abdullahın babası; Mekke’nin bilge lideri Abdülmuttalib b. Haşim, annesi ise; Fatıma binti Amr’dır. [18]Peygamberimizin annesi; yine Kureyş kabilesinin önde gelen ailelerinden birisi olan Zühreoğullarının lideri Vehb b. Abdümenaf’ın kızı Amine’dir. Amine’nin annesi ise Berre binti Abüluzza’dır.[19]

Allah Rasulü, atası İbrahim Aleyhisselam’ın duası[20], kardeşi İsa Aleyhisselamın müjdesi[21]ve annesi Amine’nin rüyasıdır. Hz. Amine, hamileliği sırasında bir rüya görmüş; rüyasında kendisinden bir nur çıktığını, bu nurun aydınlığıyla Şam ve Busra saraylarını seyrettiğini ayrıca bir oğlunun olacağı müjdelenerek adını Muhammed ya da Ahmed koymasının tavsiye edildiğini söylemiştir.[22]

Efendimizin dünyaya gelmesi üzerine annesi Amine, Kureyş lideri Abdülmuttalib’e haber göndererek bir oğlunun olduğunu müjdelemiştir. Kabe’nin yanında Hicr’de bulunan Abdülmuttalib, oğullarıyla birlikte Muhammed aleyhisselamı görmeye gitmiş, Efendimizi kucağına alarak Kabe’ye götürmüş, çok sevdiği oğlu Abdullah’ın vefatından sonra kendisine bu erkek çocuğu nasib eden Allah’a şükretmiştir.[23]Amine, hamileliği esnasında yaşadığı olağanüstü halleri ve oğlunun adının Muhammed olması gerektiğini de Abdülmuttalib’e haber vermiştir.[24]

Efendimizin amcası Hz. Abbas yıllar sonra bu tatlı hadiseyi Müslümanlara anlatmış; annesi ile birlikte Aminenin yanına gittiklerini, Muhammed aleyhisselamın ayaklarını döşeğine vurduğunu bugün gibi hatırladığını ve kendisinin Efendimizi öptüğünü söylemiştir.[25]

Abdülmuttalib, sevgili torununun doğumunun yedinci gününde onu sünnet ettirmiş, kurbanlar kestirerek Mekke halkına ziyafet vermiş ve torununun adının Muhammed olduğunu ilan etmiştir. Kureyşliler, atalarının arasında Muhammed isimli bir kimsenin olmadığını hatırlatarak neden Muhammed ismini verdiğini sorduklarında ise onlara şu cevabı vermiştir: ‘Hem yerdekilerin hem de göktekilerin onu övmesini istedim.’[26]

Allah Rasulü şöyle buyurur: ‘Benim beş ismim vardır. Ben Muhammed’im. Ben Ahmed’im. Ben Mahi’yim. Allah, küfrü benimle yok edecektir. Ben Haşir’im. İnsanlar kıyamet günü benim peşimden dirileceklerdir. Ben Akıb’im. Benden sonra peygamber gelmeyecektir.’[27]

O, herkesin ve tüm peygamberlerin kendisine tabi olduğu Mukaffi’dir. O, rahmet ve tevbe peygamberidir. O; cihadın peygamberi, kıyamet günü enbiyanın önderi ve insanlığın şefaatçisidir.[28]

Allah Teala Kuran-ı Kerim’de, Efendimizi dört kez Muhammed ismiyle[29], bir kez de Ahmed ismiyle zikretmiştir.[30]Ahmed; hem Allahı en çok öven, hem de kullar arasında en çok övülen kimse anlamına gelir. Efendimizden önce hiç kimseye Ahmed ismi verilmemiştir.[31]

Bir ömür boyu Rabbini öven Efendimiz, geceleri gözyaşları içinde Rabbini zikreden, gündüz olduğunda Allah’ın dinini yüceltmek için kapı kapı dolaşan, savaş meydanlarında canını ortaya koyan sevgili Peygamberimiz; seni Allah Celle kitabında övmüş, Müslümanlar anne babalarından, çocuklarından daha çok seni sevmiş, senin davan için canlarından vazgeçmiştir. Ahmed ve Muhammed isimleri hiç kimseye senin kadar yakışmamıştır.


What is your kolesterol numarası nedir? Biliyor musunuz? Ne yazık ki, Yalnız değilsiniz.

Şubat 2, 2009

What is your kolesterol numarası nedir? Biliyor musunuz? Ne yazık ki, Yalnız değilsiniz.

18 ve 45 yaşları arasında özellikle Çoğu Amerikalı, kendi kolesterol seviyesini bilmiyorum. Bu Sorun, yüksek kolesterol ham bırakılır ise, koroner kalp hastalığı, yüksek tansiyon ciddi risk altında, hatta vuruş vardır.

Bu riski azaltmak olarak kolesterol anlayış olarak basit tutmak olduğunu seviyeleri takip ve sağlıklı bir düzeyinde tutmak için küçük değişiklikler yapmak. Burada elde etmek için birkaç ipucu başladı.

Iyi vs kötü: Bu ne iyi kolesterol ve ne kötü olduğunu anlamak için önemlidir. LDL, kötü kolesterol olduğunu. Bu yavaş damar duvarlarını olarak, beyin ve kalp için kan dolaşımı sınırlayacak oluşturabilirsiniz. Çünkü sizin arterlerdeki tıkanıklık önleyici HDL iyi kolesterol olarak bilinir.

Sayıları Crunch: Sizin HDL veya iyi kolesterol bakarak, size numarasını, daha yüksek. Eğer HDL düzeyi az 50 ise, kalp hastalığı için yüksek risk altındadır. Bu LDL veya kötü kolesterol düzeyleri için karşısındadır. Bu numara daha düşük. Tutmak için gayret 130 aşağıda LDL seviyesi.

Bir alışkanlık edin: Eğer kolesterol düzeyleri yüksek, çoğu basit yaşam tarzı değişiklikleri yaparak ilaç önlemek olabilir. Bir sigara içen var mı? Çok fazla doymuş yağ, Trans yağ ve kolesterol yiyiyor musunuz? Size fiziksel etkin değil misiniz? Bütün bu değiştirilebilir faktörlerin ve kolesterol düzeylerini etkileyen potansiyel bir kalp krizi önlemek.

Yetişkinler sadece kendi kolesterol düzeyleri dikkat, ama onların çocukları ‘numaraları da gerek yok! Tıklayınız çocuklar ve kolesterol hakkında Blog okuyabilirsiniz.

Yılında Dr Sanjay Gupta her haftasonu EVİ on call ayarlamak için emin olun. Sen at 7:30 pm ET CNN üzerine Cumartesi ve Pazar sağlık soruların cevaplarını bulacaksınız.

Cnn.com


Olmert, bugünkü Bakanlar Kurulu toplantısında, “Türkiye konusunda kamuoyunun tutumundan son derece endişeliyim

Şubat 2, 2009

Haaretz gazetesinin internet sitesinin haberine göre, Olmert, bugünkü Bakanlar Kurulu toplantısında, “Türkiye konusunda kamuoyunun tutumundan son derece endişeliyim. Türkiye ile ilişkilerimiz önemlidir, dolayısıyla bu konudaki beyanlarımızın dozunu yükseltmememizi tavsiye ederim” dedi.

Bununla birlikte Olmert, “İsrail için çok önemli bir müttefik olan Türkiye’nin, seçim arefesinde iç politika zorlamalarına da açık olduğunu” kaydetti.

İsrail Başbakanı sözlerini, “Türkler ayrıca terörizmle mücadele etmek zorunda olduğumuzu da biliyorlar” diyerek tamamladı.

İsrail Başbakanı’nın kabine toplantısı öncesi Dışişleri Bakanı Tzipi Livni, İsrail radyosuna bir açıklama yapmış ve “Türkiye’nin İsrail’e saygılı olmasını beklediğini” söylemişti.

2006′da iktidara geldiğinde Hamas’ı ilk davet eden ülkenin Türkiye olduğunun hatırlanması gerektiğini söyleyen Livni, böylece kendilerini önemli bir müttefikle ilişkiler ve bölgesel olarak nasıl davranmak gerektiği konusunda bir ikilemin içinde bulduklarını ifade etmişti.

Livni, “Sokak gösterilerine, Gazze’den yansıyan zor görüntülere rağmen, Hamas herkesin problemi” diyerek, Orta Doğu’da birçok ülkenin bunu Türkiye’den daha iyi anladığını öne sürmüştü.

Livni, bu sözlerine rağmen, “Türkiye ile önemli stratejik ilişkiler içindeyiz. Her şeyi tamir etmek mümkün” diyerek, sözlerini “Birbirimizle konuşmalıyız. Her şeyi masaya yatırmalıyız; sadece ortak çıkarlarımızı değil, görüş ayrılıklarımızı da hesaba katmalıyız” diye sürdürmüştü.


Livni Köpeğinden Türkiye’ye “saygı” uyarısı

Şubat 2, 2009

Devlet radyosunda konuşan Livni, “Türkiye ile önemli stratejik ilişkiler içindeyiz. Bu nedenle, sokak gösterilerine ve Gazze ile ilgili yayınlanan çok sert görüntülere rağmen Türkiye’nin İsrail’e saygılı olmasını bekliyorum” diye konuştu.

“Her şeyi tamir etmek mümkün” diyen Livni, sözlerini, “Birbirimizle konuşmalıyız. Her şeyi masaya yatırmalıyız; sadece ortak çıkarlarımızı değil, görüş ayrılıklarımızı da hesaba katmalıyız” diye sürdürdü.

“Hamas ve İran’ın bütün bölge ülkeleri için sorun olduğunu” savunan İsrail Dışişleri Bakanı, Türkiye’nin “farklı şekilde tutum almasından” ve 2006 seçimlerini kazandıktan sonra “Hamas heyetini kabul eden ilk ülke” olmasından üzüntü duyduğunu belirtti.


Ebu Hureyre

Şubat 1, 2009

Çok hadis rivâyet eden meşhur sahâbî.

Adı, Abdurrahman b. Sahr; künyesi, Ebû Hureyre’dir. Câhiliye döneminde ismi Abdüşşems idi. Hz. Peygamber onu, Abdurrahman (bazı rivâyetlere göre Abdullah, hattâ başka isimler de ileri sürülmektedir) diye adlandırdı (el-Hâkim en-Nisâbûrî, el-Müstedrek, Beyrut, t.y, III, 507). Ne sebeple Ebû Hureyre diye künye edindiğini kendisi şöyle açıklamıştır: “Bir kedi bulmuştum, onu elbisemin yeninde taşırdım; bundan dolayı Ebû Hureyre (kedicik babası) künyesiyle çağrılır oldum (ez-Zehebî, Tezkiretü’l-Huffâz, Haydarâbâd 1376/1956, I, 32). Hayber gazvesi sıralarında Yemen’den Medine’ye gelip müslüman olmuştur (H. 7/M. 629) (ez-Zehebî, a.g.e., aynı yer). O tarihten itibaren Hz. Peygamber’in vefâtına kadar ondan ayrılmayan bir sahâbîsi olmuş, kendisini onun hizmetine adamıştır. Hizmet süresi yaklaşık dört yılı buluyordu (İbn Kesir, el-Bidâye ve’n Nihâye, Beyrut 1966, VIII, 108,113).

Hz. Peygamber’in misafirperverliği ve cömertliği sayesinde yaşayan Ebû Hureyre, Rasûlullah (s.a.s.)’ın mescidinde sadece ibadet ve ilimle meşgul olan Ehl-i Suffe’nin en ileri gelen siması idi. Hz. Peygamber’i büyük bir muhabbetle sevmiş, onun sünnetine uygun olarak yaşamış ve manevî yüce mertebelere erişmiştir (İbn Kesir, a.g.e., VIII, 108, 110).

İffet sahibiydi, eli açık ve cömertti. Hz. Osman’ın şehid edilmesinden sonraki fitne olaylarında köşesine çekildi. Halk onun bu halinden kendisine söz ettiklerinde Rasûlullah (s.a.s.)’in şu hadisini rivâyet ediyordu: “Fitneler çıkacak. O zamanda, oturanlar ayakta durandan, ayakta duran yürüyenden, yürüyen koşandan daha hayırlıdır. Kim dönüp bakmaya yönelirse, o da ona yönelir. Kim bir sığınak veya korunak bulursa onunla korunsun” (Buhâri, Menâkıb, 25; Müslim, Fiten, I0).

Hoşsohbet, temiz ve ince duygulu, saf gönüllü idi (Zehebî, Tezkire, 1, 33). Emirlik ve valilik ona kibir vermedi. Üstelik alçak gönüllülüğünü arttırdı. Medine valisi Mervan’a vekâlet ettiği sıralarda, üzerine semeri bağlanmış bir eşekle, hurma lifinden örülmüş bir başlık başında olduğu halde çarşıya çıkar ve, “Savulun emir geliyor!” dermiş (İbn Sa’d, et-Tabakatü’l-Kübrâ, Beyrut 1380/1960, IV, 336).

İmam Şâfii gibi büyük âlimlerin bildirdiğine göre Ebû Hureyre kendi dönemindeki hadis nakledenlerin içinde hafızası en sağlam olanıdır (İbn Hacer, el-İsâbe fî Temyîzi’s-Sahâbe, Mısır 1328, IV, 205). Hz. Peygamber ile nisbeten kısa sayılabilecek bir süre birlikte olmasına rağmen, onun hadislerini bu kadar büyük bir sayıda elde edebilmesinin sırrı ve sebebleri şöyle açıklanabilir:

a) Birinci sebep: Hz. Peygamber ile sık sık görüşmesi ve ona hiç çekinmeden her çeşit sorular sormasıdır (İbn Hacer, a.g.e., IV, 206). Nitekim Buhâri ve Müslim’in naklettiklerine göre Ebû Hureyre şöyle demiştir: “Siz, Ebû Hureyre’nin çok hadis rivâyet ettiğini söyleyip duruyorsunuz. Ben fakir bir kimseydim. Karın tokluğuna Hz. Peygamber’e hizmet ediyordum. Muhâcirler çarşıda, pazarda alışverişle, Ensâr da kendi malları, mülkleriyle uğraşırken, ben Hz. Peygamber’in meclislerinin birinde bulunmuştum; buyurdu ki: ‘İçinizden kim cübbesini yere serer de ben sözümü bitirdikten sonra toplarsa benden duyduğunu bir daha unutmaz. ‘Bunun üzerine ben üzerimdeki hırkayı yere serdim, Hz. Peygamber de sözünü bitirince, onu topladım. Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, o andan sonra ondan duyduğum hiçbir sözü unutmadım” (Müslim, Fadâilü’s-Sahâbe, 159; Buhâri, İlim, 42).

b) İkinci sebep: İlme olan tutkunluğu ve Hz. Peygamber’in ona bildiğini unutmaması için dua buyurmasıdır. El-Hâkim en-Nisâbûrî, Müstedrek’te (111, 508) şu haberi vermektedir: “Bir adam Zeyd b. Sâbit’e gelerek ona bir mesele sordu. O da Ebû Hureyre’ye gitmesini söyledi ve şöyle devam etti; çünkü bir gün ben, Ebû Hureyre ve bir başka sahâbî Mescid’de oturuyorduk, dua ve zikirle meşgul idik. O sırada Hz. Peygamber geldi, yanımıza oturdu; biz de dua ve zikri bıraktık. Buyurdu ki: ‘Her biriniz Allah’tan bir dilekte bulunsun. ‘ Ben ve arkadaşım, Ebû Hureyre’den önce dua ettik, Hz. Peygamber de bizim duamıza âmin dedi. Sıra Ebû Hureyre’ye geldi ve şöyle dua etti: ‘Allah’ım, senden iki arkadaşımın istediklerini ve de unutulmayan bir ilim dilerim.’ Hz. Peygamber bu duaya da âmin dedi. Biz de, ‘Ey Allah’ın Rasûlü, biz de Allah’tan unutulmayan bir ilim isteriz’ dedik. Hz. Peygamber, ‘Devsli genç sizden önce davrandı’ buyurdu.

Buhâri, ilim bahsinde, hadise olan tutku bâbında (nr. 33) Ebû Hureyre’nin şöyle dediğini nakletmiştir: “Ey Allah’ın Rasûlü, kıyâmet gününde senin şefâatine nâil olacak en mutlu kişi kimdir?” diye sordum. Rasûlullah buyurdu ki: “Ey Ebû Hureyre, senin hadise olan aşırı tutkunluğunu bildiğim için, böyle bir soruyu senden önce hiç kimsenin sormayacağını tahmin etmiştim. Kıyâmet gününde benim şefâatime nâil olacak en mutlu kişi Lâilâhe illallah diyen kimsedir.”

c) Üçüncü sebep: Ebû Hureyre’nin büyük sahâbîlerle görüşmesi, onlardan birçok hadis alması ve bu sayede ilminin artıp ufkunun genişlemesidir (İbn Hacer el-Askalâni, el-İsâbe, IV, 204).

d) Dördüncü sebep: Hz. Peygamber’in vefâtından sonra uzun süre yaşamış olmasıdır. Nitekim Hz. Peygamber’den sonra kırkyedi yıl yaşamış, hadisleri halk arasında yaymakla meşgul olmuştur (Muhammed Ebû Zehv, el-Hadis, ve’l-Muhaddisûn, Kahire 1958, 134).

Bütün bunların neticesinde Ebû Hureyre, Sahâbe içerisinde hadisi en iyi bilen, hadis almada ve rivâyet etme hususunda diğerlerinden daha üstün bir duruma gelmiştir. Onun rivâyet ettiği hadisler, diğer sâhâbilerde veya birçoğunda dağınık halde bulunuyordu. Bu yüzden onlar Ebû Hureyre’ye başvuruyor, hadis rivâyetinde ona dayanıyorlardı. İbn Ömer, onun cenaze namazında, ona Allah’tan rahmet dileyerek, “Hz. Peygamber’in hadisini müslümanlar adına muhâfaza ediyordu” demiştir (İbn Sa’d, Tabakât, IV, 340). Buhâri, ‘Ebû Hureyre’den 800 kadar sahâbe ve tâbiîn âlimleri hadis rivâyet etmişlerdir’ diyor (İbn Hacer, a.g.e., IV, 205).

Kendisinden beşbinüçyüzyetmiş dört hadis gelmiş, bunlardan üçyüzyirmibeş tanesini Buhâri ve Müslim müştereken, doksanüç tanesini yalnız Buhâri, yüzseksendokuz hadisini de yalnız Müslim Sahîh’lerine almışlardır (Muhammed Ebû Zehv, a.g.e., 134).

Ebu Hureyre, asırlar boyunca tetkik ve tenkid konusu olmuştur. Gerek Doğu dünyasında gerek Batı dünyasında Ebû Hureyre hakkında ileri geri konuşulmuştur. Bunun sebebi, keyif ve arzulara karşı gelen dine yönelik hile ve tuzakları sonuçsuz bırakan bir kısım hadislerinden kurtulmak istenmesidir. Bu hücumlar ya yalan ve zayıf rivâyetlere, ya da bazı sahîh hadislere dayanır. Fakat bu tür sahîh hadisleri de doğru-dürüst anlayamazlar, bu yüzden de kendi arzuları doğrultusunda yanlış yorumlara başvururlar

(Muhammed Ebû Zehv, a.g.e., 153; el-Hâkim en-Nisâbûrî, a.g.e., III, 5 1 3). Bu hadislerden bir kısmını ve cevaplarını özet olarak verelim:

Ebû Hureyre’nin hadis konusundaki güvenilirliğine gölge düşürecek şüphe kaynaklarından biri, onun Rasûlullah (s.a.s.)’den: “Bir kimse Ramazan ayında cünüp olarak sabahlarsa, o gün oruç tutmasın ” hadisini nakletmesi ve halka bu yolda fetvâ vermesidir. Onun böyle rivâyet ettiğini Âişe ve Ümmü Seleme haber alınca, onun bu rivâyetini kabul etmemişler, şöyle demişlerdir: “Hz. Peygamber ailesiyle birlikte olması neticesinde cünüp olarak sabahlar, sonra da boy abdesti alıp orucunu tutardı.” Bunun üzerine Ebû Hureyre onların dediklerini kabul etmiş ve demiştir ki: “Bu hadisi bana Fadl b. Abbâs ile Üsâme b. Zeyd Hz. Peygamber’den nakletmişlerdi. Mü’minlerin anneleri ise bu gibi konuları erkeklerden daha iyi bilirler” (Buhâri; Savm, 23; İbn Hacer, Fethu’l-Bâri, Mısır 1300, IV, 123-124; Muhammed Ebû Zehv, a.g.e., 155).

Buna şu cevap verilmiştir: Ebû Hureyre sözkonusu hadisi Rasûlullâh (s.a.s.)’den kendisi işitmemiştir. Hadisi Fadl ve Üsâme vasıtasiyle rivâyet etmiştir. Bu iki sahâbî ise doğru ve güvenilir kişilerdir. Âişe ile Ümmü Seleme’nin hadisi, onun yanında ağırlık kazanınca, onların rivâyetine dönmüş, hakka uyarak önceki fetvâsından vazgeçmiştir (İbn Hacer, a.g.e., IV, 126; M. Eba Zehv, a.g.e, 155). Fadl ve Üsâme’nin naklettiği hadise gelince, âlimler bu konuda şunları söylediler: Birincisi, bu hadis kendisinden daha kuvvetli hadisle çelişmektedir; dolayısıyle onunla değil kuvvetli olanla amel edilir. İkincisi, bu iki sahâbînin hadisi orucun farz kılındığı dönemin başlarına aittir. O sırada oruçlunun uyuduktan sonra yemesi, içmesi, cinsel münasebette bulunması haramdı. Daha sonra Allah’tan yeri ağarıncaya kadar bütün bunları mübah kıldı. Onun için karı-koca ilişkisi sabaha kadar devam ederdi. Fecrin doğuşundan sonra da yıkanması gerekmekteydi. Bu da gösteriyor ki Âişe ile Ümmü Seleme’nin naklettiği hadisin hükmünü neshetmiştir. Ne Fadl ile Üsamenin ne de Ebû Hureyre’nin bu son hükmü bildiren hadisten haberleri vardı. Bu yüzden Ebû Hureyre hâlâ önceki hadise göre fetvâ vermeye devam ediyordu. Kendisine bu haber ulaşınca da bu fetvâsından dönmüştür (İbn Hacer, a.g.e., IV, 127-128). İbn Hacer şöyle der: “Ebû Hureyre’nin hakkı teslim edip ona dönmesi onun faziletini gösterir” (a.g.e. ve yer; Kastallâni, İrşâdü’s-Sârı, Mısır 1326. IV, 443; M. Ebû Zehv, a.g.e., 155).

Bir başka itiraz da şudur: Ebû Hureyre hadis rivâyet ederken tedlis yapardı (Hz. Peygamber’den duymadığı bir hadisi kendisine rivâyet eden şahsın ismini vermeyerek, Hz. Peygamber’den rivâyet ederdi). Meselâ, yukarıda geçen “cünüp olarak sabahlayan kimseye oruç tutmak yoktur” hadisinde durum böyledir. Tedlis yapmak ise yalan söylemenin kardeşidir (İbn Kesir, el-Bidâye, VIII, 109).

Bu itiraza şöyle cevap verilir: Ebû Hureyre’nin İslâm’a girişinin hicretin 7. yılına kadar geciktiği dikkate alınırsa, Hz. Peygamber’in pekçok hadisini ondan duymadığı ortaya çıkar. Bu durum, onun hadis bilgisini tamamlayabilmesi için, Hz. Peygamber’den duymuş olan sahâbîlerden almasını gerektiriyordu. Onun bu hali, ya dünyevi meşguliyetlerinden dolayı, ya da yaşlarının küçük olması, yahut da sonradan müslüman olmaları gibi sebeplerle Hz. Peygamber’in meclislerinde bulunmayan diğer sahâbîlerin durumuyla aynıdır. Humeyd’den gelen şu haber de bunu teyid eder: “Biz Enes b. Mâlik’in yanında idik. Bize şöyle dedi: Vallahi size Hz. Peygamber’den naklettiğimiz hadislerin hepsini bizzat kendisinden duymuş değiliz. Fakat (hadisi duyan duymayana naklederdi) biz de birbirimizi yalanlamazdık” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, Mısır 1313, IV, 283; M. Ebû Zehv, a.g.e., 157).

Hadisi duyan ve diğerlerine nakleden sahâbînin isminin zikredilmemesini tedlis saymak uygun değildir. Zira ehli sünnet âlimlerinin ittifakıyla sahâbenin hepsi âdildir. Âlimlerin, mürsel hadisi delil kabul etmek hususundaki ihtilâfı, ismi zikredilmeyen râvinin durumunun bilinmeyişi sebebiyledir. İbnu’s-Salâh bu hususta şöyle der: “İbn Abbâs ve benzeri yaşça küçük sahâbîlerin Hz. Peygamber’den işitmedikleri halde ondan rivâyet ettikleri mürsel hadisler, mevsûl ve müsned hükmündedir. Çünkü onlar bu hadisleri sahâbîlerden almışlardır. Bir sahâbînin kim olduğunun bilinmemesi, hadisin sıhhatine zarar vermez. Çünkü sahâbîlerin tamamı âdildir” (İbnu’s-Salâh, Mukaddime, Mısır 1326, 22). Bütün bunlardan anlaşılıyor ki Ebû Hureyre’den hiçbir yalan çıkmış değildir. Zira bu tür mürsel hadislerde Ebû Hureyre, “Rasûlullah’ın şöyle dediğini işittim, ya da şöyle yaptığını gördüm” demiyor; aksine, “Rasûlullah şöyle buyurdu veya şöyle yapmıştır” gibi ifadeler kullanıyordu. Burada onun tedlis yaptığı da söylenemez. Çünkü adını zikretmediği sahâbeden biridir ve sahâbînin âdil olduğuna dair icmâ vardır (M. Ebû Zehv, a.g.e., s.158).

Bir başka itiraz: Hz. Ömer, Ebû Hureyre’yi hadis rivâyetinden alıkoymuş ve ona, “Ya Hz. Peygamber’den hadis rivâyetini bırakırsın, ya da seni Devs topraklarına sürerim” demiştir (İbn Kesir, el-Bidâye, VIII, 106; M. Ebû Zehv, a.g.e., 159). Ömer’in bu tutumu Ebû Hureyre’nin yalan söylediğini göstermektedir.

Buna şöyle cevap verilmiştir: Ebû Hureyre, Hz. Peygamber’den naklettiği hadisleri halka öğretmeyi, ilmi gizlemenin günahındân kurtulmak için, kendisine bir görev sayıyordu (Buhâri, İlim, 43). Bu anlayış onu çok hadis rivâyet etmeye sevketti. Bir tek mecliste bile Hz. Peygamber’in birçok hadisini naklederdi. Fakat Hz. Ömer, halkın herşeyden önce Kur’ân ile meşgul olmasını, amelle ilgili olanların dışında kalan hadisleri az rivâyet etmelerini, halkı yersiz bir tevekküle götürecek ruhsat hadisleriyle, halkın anlayamayacağı müşkil hadisleri halka rivâyet etmeyi uygun görmüyordu. Bu arada, çok hadis rivâyet edenlerin, rivâyet sırasında hata yapabileceklerinden ve benzeri şeylerden de endişe ediyordu. Bütün bu sebeplerle, Hz. Ömer sahâbîleri çokça hadis rivâyet etmekten alıkoymuş, Ebû Hureyre’ye de ağır konuşmuş ve onu Devs’e sürmekle tehdid etmiştir. Çünkü Sahâbe içerisinde en çok hadis rivâyet eden oydu. İbn Kesir bunu naklettikten sonra şöyle der: “Bildirildiğine göre Hz. Ömer (r.a.) daha sonra Ebû Hureyre’nin hadis nakletmesine izin vermiştir (İbn Kesir, a.g.e., VIII, 106; M. Ebu Zehv, a.g.e., 159).

Bir başka menfî tenkid: Ebû Hureyre’nin diğer sahâbîlerden daha çok hadis rivâyet etmesini sağlayan şey, Hz. Peygamber söylesin veya söylemesin, helâl ve haramla ilgili olmayan, fakat güzel ahlâka teşvik, cennet ve cehennem haberleri gibi bütün güzel sözleri ona isnad etmeyi kendine câiz görmesidir. Onun bu konudaki dayanağı şu hadislerdir: “Benden size hakka uygun bir söz ulaştığında, ben onu ister söylemiş olayım isterse olmayayım, onu alınız’ “Benim söylemediğim fakat benden size ulaştırılan güzel bir sözü, ben söylemişimdir” (M. Ebû Zehv, a.g.e., 160).

Buna verilen cevap şudur: Geç müslüman olmasına rağmen Ebû Hureyre’nin çok hadis rivâyet etmesi, onların ileri sürdükleri sebeplere bağlanamaz. Bunun asıl sebebi, dünyadan el-etek çekip Hz. Peygamber’in toplantılarına katılması, savaşta ve savaş dışında onun yanından ayrılmaması, hadisleri unutmaması için Hz. Peygamber’in duasını alması, Hz. Peygamber’in vefâtından sonra elli yıl kadar daha yaşaması ve duymadığı hadisleri diğer sahâbîlerden alarak insanlara rivâyet etmesidir (A.g.e. ve yer). Helâl ve haram dışındaki konularda Hz. Peygamber’e yalan isnad etmesini kendisi için câiz görmesi iddiası da geçersizdir. Çünkü o, “Kim bilerek bana yalan isnad ederse cehennemdeki yerine hazırlansın” hâdisinin râvîlerinden biridir. Birçok toplantılarında hadis rivâyet etmek istediğinde bu hadisi zikrettiği sâbittir. Sahâbiler, onun hadis rivâyetindeki üstünlüğünü kabul ettiler ve ondan hadis naklettiler. Hz. Ömer, Osman, Talha, İbn Abbâs, Âişe, Abdullah b. Ömer ve diğerleri (r.anhum) bunlardandır (Hâkim en-Nisâbûrî, a.g.e., III, 513; İbn Kesir, a.g.e., VIII, 108). Bu da onların, Ebû Hureyre’nin güvenilirliği ve doğruluğu hususunda ittifak ettiklerini gösterir. Diğer taraftan, Ebû Hureyre’nin rivâyet ettiği hadislerin çoğunun, başka sahâbîler tarafından da nakledildiği görülür (M. Ebû Zehv, a.g.e., 160, 161).

Ebû Hureyre’nin dayandığını ileri sürdükleri hadislere gelince, bu hadisleri Ebû Hureyre rivâyet etmemiştir. Aksine bunlar onun adına uydurulmuş sözlerdir. Bu hususta İbn Hazm şöyle demiştir: “Allah’tan korkmaz bazı insanlar birtakım hadisler rivâyet ettiler. Bunların bazısı İslâm’ın temel prensiplerini geçersiz kılmakta, bazıları da Hz. Peygamber’e yalan isnat etmeyi mübah saymaktadır. ” İbn Hazm bu iki hadisi de, râvîlerinin çok zayıf olmasından ötürü geçersiz saymaktadır (İbn Hazm, el-İhkâm fî Usûli’l-Ahkâm, Mısır 1345, II, 76, 78, 80; M. Ebû Zehv, a.g.e., 161, 162).

Macar asıllı ünlü müsteşrik yahudi İgnaz Goldziher de Ebû Hureyre’nin hadis uydurduğunu ve bunda hayli ileri gittiğini ileri sürmüştür. Böyle bir tenkid tümüyle bâtıldır, geçersizdir ve hiçbir haklı tarafı yoktur. Buhâri’nin söylediği gibi Ebû Hureyre’den sekizyüz âlim hadis rivâyet etmiştir. O, sahâbe ve muhaddisler nazarında son derece güvenilir yüce bir şahsiyettir. İbn Ömer şöyle demiştir: “Ebu Hureyre benden daha hayırlı ve naklettiğini daha iyi bilendir.” Cennet’le müjdelenenlerden biri olan Talha b. Ubeydullah da: “Şüphe yok ki Ebû Hureyre Hz. Peygamber’den bizim işitmediğimiz hadisleri işitmiştir” demiştir (el-Hâkim en-Nisâbûrî, a.g.e, III, 511, 512). Mervan’ın sekreteri Ebû Zualza’a da Ebû Hureyre’nin hadis rivâyetinde ne derece güçlü olduğunu gösteren şu haberi nakleder: “Mervan, Ebû Hureyre’yi Saray’da hadis rivâyet etmek için dâvet etmişti. Mervan beni divanın arkasına oturtmuştu ve ben de Ebû Hureyre’nin naklettiklerini gizlice yazıyordum. Ertesi yıl yine onu dâvet etti ve ondan hadis rivâyet etmesini istedi. Bana da bir yıl önceki yazdıklarımdan takip etmemi tenbih etti. Neticede, onun bir tek kelime bile değişiklik yapmadan rivâyet ettiğini gördüm (İbn Kesir, a.g.e., III, 106; M. Ebû Zehv, a.g.e., 162-164).

Ebû Hureyre 78 yıl yaşadıktan sonra Hicrî 57/676 yılında Medine’de vefât etmiştir.




Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.