EğiL NesLihan Nur, EğiL..! Seninki Tesettür DeğiL..!

Şubat 5, 2009

Yıllar önce, sadece bir dış kabuktan ibaret sandığın örtünmenin, yıllar sonra bugün, tek bir dış kabuktan ibaret olmadığını fark etmiş bulunuyorsun.

Şimdi, durduğun yerden kuşbakışı baktığın zaman, o dönemlerde neredeyse bir melâike olduğunu da, pek açık görebiliyorsun. Doğrusu, sen öğrenciyken, sana “Sizler melek gibisiniz!..” diyen teyzelere şaşardın, ama artık o şaşkınlığının yerini, pek acıklı bir kabul ediş aldı. Az-çok anlar gibi oldun, o sözün manâsını… Zîrâ uğradığın değişim ve içinde hissettiğin başkalaşma, “sana her an seni haykıran bir ayna” gibi…

Bir “itidal”, bir “orta yol” düşüncesinin ötesinde, şimdiki kabuğun hoşuna gidiyor ve zaten, daha fazlasını istemiyorsun. Tesettüründen bahsediyorum. Dış kabuğundan yani… “Kabuk içre kabuk” imiş gerçi tesettür… Sadece bir dış kabuk meselesi değilmiş… Ama önce gel, şu “dış kabuk” dediğin şeye bir bakalım:

O, ölçüleri pek net bir şekilde belirtilmiş olan, kıyafet kabuğudur. Nedir ölçü? Özetle şu: “Vücudunun biçimini ortaya sermeyecek”, “al beni ve gösteriş” olsun diye değil, “örtünmek ve Allâh’ın nîmeti üzerinde görünmek” olsun diye giyilecek… Kendisi hususunda “israfa düşülmeyecek”… “Hanımlarda eller ve yüz dışındaki tüm uzuvları; erkeklerde göbek ile diz kapağı arasını ille de örtecek…”

Sadece bu açıdan baktığında, belki iyi-kötü örtülü sayılabilirsin. Hakkını yememek gerek; saçlarını ve bedenini örtüyor, bol bir dış kıyafet giymeye çalışıyorsun. Her ne kadar, önceleri örttüğün o büyük eşarplar, artık çekmecende yoksa da, hiç değilse, çekmecende hâlâ orta boy eşarplar bulunuyor. Eee, beterin beteri var, değil mi? Pardesün hâlâ bileklerine kadar uzanıyor ve hâlâ hem ekonomik, hem de kaliteli bir pardesü almak için çıktığında, “tesettür giyim” mağazalarında boy gösteren, o yarım ya da uzun, ama daracık pardesüleri görünce üzülebiliyor, itiraz edebiliyorsun. Kısacası bu konuda hassasiyetlerin var ve şimdilik, dış kabuk hususunda çok da laçkalaşmış sayılmazsın.

Seni, cadde ve sokaklarda, mârifetmiş gibi her yanını teşhir ederek dolaşanlarla kıyaslamayacağım. Seni kıyaslayacağım kişiler, önce tesettürün hiç değilse “t”sinden haberdar olanlar… Sonra da tesettürü, takva boyutunda yaşayanlar… Sadece saçlarını kapamış, fakat tüm vücut hatlarını ortaya sererek dolaşıp durmakta olan, dış kabuğu var görünüp de, esâsen, hadîs-i şerîfteki “giyinik çıplaklar” zümresine dâhil olmuş bulunanlarla kıyaslandığında, iyi bir durumda sayılabilirsin. Ama üstâdın, “burnunun ucunu göstermekten hayâ eden” babaannesi ile kıyaslarsak seni, o vakit, vah bana!..

Şimdi gelelim iç kabuğa…

İç kabuk, düşüncelerinin, hayallerinin, duygularının kabuğudur… Şöyle düşün: Bir elmanın kabuğu, bir yönüyle dış kabuktur. Zîrâ elmanın içini oksitlenerek kararmaktan, dış tesirlere mâruz kalıp yıpranmaktan, kem gözlere ve kirli ellere muhatap olmaktan korur. Bir yönüyle de iç kabuktur ki, elmanın içinde kurt mu var, çürük mü var, yoksa elma pek leziz ve sağlıklı bir durumda mıdır, bunu gizler. 

O hâlde, iç kabuk dediğim şey, tamamıyla mücerret (soyut) bir durum. Yani ele gelir bir kabuk filan yok. Burada sorulabilecek sorular şunlar: Duygularının sütresi ne durumda?! Hayallerinin örtüsü ne vaziyette?! Sadece saçlarını ve tenini örtmekle mi kalıyorsun? Gönlünde taşıdığın kurtlu, çürük ya da pek leziz hislerinin perdesi ne âlemde? Öyle ki, bu perde sağlamsa, elbet sözünden, bakışından ve tavrından belli olur. Bu perdede yırtıklar ve özürler varsa, elbet, bu da hâline ve sözlerine yansır…

Şimdi, elini vicdanına koy ve dinle, ne diyor? Zira sokaklarda, dış kabuğuna bürünmüş, fakat iç kabuğu itibarıyla delik deşik, yırtık pırtık birçok insana bakarken, için hâlâ acıyor. Yani bu hususa dair de birtakım hassasiyetlerin var. Peki aynaya baktığında ne görüyorsun? Meryem gibi saf ve masum birini mi? Yoksa Züleyha gibi ihtiraslı ve taşkın birini mi? Yoksa ne Meryem, ne de Züleyha olmayan, fakat her ikisinden de biraz pay taşıyan, daha başka birini mi?

“Kızımın gösterdiği, kefen bezine mahrem”, diye devam ediyordu hani üstad… Sen, neler gösterdin mahremin olmayana… Tamam, dış kabuğun idare eder belki, ama gönlünün örtüsünü kapalı tutabildin mi? Yoksa her içinden geçeni dile döküp söyleyerek, tesettürüne halel mi getirdin? Kaldı ki, söylemesen bile, sadece hissedişin dahî, perdelerin bir nevî açılması değil midir? Hemen burada, dışarıdan -pek takvâlı değilse de en azından- müslüman gibi görünen silüetini, kendi iç dünyanın, ne kadar tamamladığını sor kendine.

Caddelerde yürürken, vitrin camlarından gözüne çarpan görüntün, acı veriyor mu sana? Hiç, “Şu görüntümle insanları nasıl da kandırıyorum!.” hissine kapıldın mı? Hani seni herkesin, edepli, namuslu, hür, âbid, hattâ âşık ve ârif zannettiği ve senin aslında öyle olmadığını hissettiğin zamanların oldu mu? Bu zamanları yaşamanda, gönül perdenin yıpranmışlığı ne kadar etkili? Kendini ne kadar korudun? Kendini ne kadar gizledin? Söylesene!.. Hayallerini bedenin gibi düşün ve söyle! Allah korusun, açılıverecek olsa, utanır mısın? Ve bu utanç, bedeninden herhangi bir yer görünmüş gibi zor gelir mi sana? Hani Allah setretmese iç âlemini, de hele, yüzüne bakan, hürmet eden, lafını dinleyen kaç kişi kalır?

Bunları kendine sormalısın, çünkü tesettür, sadece dış kabuktan ibâret değil… Gözlerinin “günah şehrine bakan penceresindeki perde” ne durumda? Gönlünün, “mahremiyet sınırlarında sürdürdüğü savaş” ne âlemde? Fazla mı oldu bunca didikleyiş? Hayır! Sakın gözünde büyütme! Bunlar, senin kendine her daim sorman ve kendini aldatmadan cevaplaman gereken sorular. Zira nefsin, sırf saçlarını açıyor diye birilerini kınamaya dururken, hâlin, o kınadıklarından pek acıklı bir vaziyette… Sadece saçlarını açmış niceleri, senden çok daha tesettürlü olmasın?!. Sadece başörtüsü eksik olan, ama günde beş vakit namazını ihmal etmeyen kişi, elbette senden daha tesettürlü de olabilir… Ya da tek eksiği dış kabuk olup da, kalben senden daha temiz ve mâsum kimseler yok mu sanıyorsun?!

Bu arada, tesettür sadece hanımlara değil, erkeklere de farz… Elbette, yukarıda geçtiği üzere,  her birinde farklı ölçülerde… O hâlde senin şahsında, herkese soralım: Farz edelim sen bir elmasın… O pırıl pırıl yeşil kabuğunun içi, söyle, leziz ve tertemiz bir hâlde mi? Bir tane bile kurt, azıcık bile çürük yok mu sende? Ve eğer zarar görmüşse için, bu nice tesettür ki, seni korumamış? Hani, kişiyi kötülükten alıkoymayan namaz, namaz değildir de; insanın gönlünü oksitlenmekten, çürümekten, pislenmekten ve paslanmaktan alıkoymamış örtü,  acep örtü müdür?

Eğer, âyet-i kerîmede müjdelendiği üzere, “hür ve namuslu” biliniyorsan, aklına iyice yerleştir ki, bu ancak, Allah’ın sana bir lutfudur. Böyle bilinişin, hiç unutma ki, sen tesettürün hakkını verdiğin için değil, Cenâb-ı Hak, senin günah ve zaaflarını setretmek dilediği içindir… O hâlde, kabuk her zaman ziynete değil, bazen zillete de örtü ki, sığın, yalvar, duâlar et de, Rabbin, hiç açmasın, hiç aralamasın insanlara o perdeyi……

Şimdi… Özetle vaziyetini tekrar gözden geçirecek olursak: Sadece dış kabuğuna bürünmen, seni tesettürlü kılmaya yetmez. Gönlünü, beynini ve bunlarla beraber tüm uzuvlarını da harama karşı perdelemedikçe, seninki, mânâsını bulamamış bir “kabukluluk” hâli… Ya da, sadece aç-susuz kalmaktan ibâret avam orucu gibi, bu da bir “avam tesettürü”… Elbet o da hiç yoktan iyidir, ama neden daha güzeli varken bu kadarıyla yetinilir?

Meselenin bir de şu yönü var ki, âcilen dile getirmek gerek… İç kabukla birlikte olmak kaydıyla, dış kabuğun muhâfazası ve ondan ne olursa olsun vazgeçilmemesi, önemli bir şuurdur. Zira, hayat tarzın hâline gelmemiş, senden bir parça olmamışsa… Makam, mevki, para, diploma ya da sevgili (!) hatırına vazgeçebildiğin bir şekil olarak kalmışsa, pek yazık olmuş demektir. Zira Cenâb-ı Hakk’ın sözüne değer vermek, ancak değer verene kıymet katar… O’nun bir sözünü ciddiye almamak da, yine lakayt davranana zarar verir… Kâr-zarar hesapları kenarda dursun, sırf “O’nun bir emridir.” diye sımsıkı sarılıp vazgeçmemek ise, elbet “sevgili kul” olanlara has bir ayrıcalıktır.

O hâlde sen, kadın ol, erkek ol, kim olursan ol, hiçbir sebeple, hatta, o görüntüye lâyık bir iç dünya taşımadığını hissetsen bile örtünden tâviz verme! Dedim ya, kabuk sadece ziynete değil, zillete de perdedir ki, gönlünde zillet yaşıyor isen, hiç değilse bu kabukla, kendini ifşa etmekten ve çevrendekilerin senden zarar görmesinden korunursun. Anlayacağın, sadece seni çevreden değil, çevreyi de senden muhafaza eden bir kalkandır o…

Tüm bu yorumlar ışığında kendine bak… Ve tüm bu sözlerden sonra, gerekiyorsa kendini yeniden îmâr et… İhmal etme ki, zaten nice ihmâlin kurbanı oldun şimdiye kadar… Vicdanını dinle… O zaten sana doğruyu haykırıp duruyor… Kılıflar uydurma tavizlerine… Zira, vallahî, kılıfın dahî canı yanıyor…   

Olduğu gibi görünen, göründüğünden çok daha öte iyilik ve hayır içinde bulunan…  Görünen ve görünmeyen eksikleri, Rahmân’ın katından tamamlanan… Zırhı kavî olup düşmandan zarar görmeyen ve yine zırhı kavî olup, kimseler kendisinden zarara uğramayan ve uğramayacak olan bahtiyarlara katıl…

Lâkin, önce eğil… Çünkü, herkesin hüsn-ü zannı bir yana, senin vicdanın sana ne söylüyor, duyuyorsun… İşte tekrarlıyor bak, kalbinin sesine dikkat kesil! Eğil Neslihan Nur eğil!.. Seninki tesettür değil!..

Neslihan Nur Türk


Bu da Benim Örtünme Hikâyem…

Şubat 5, 2009

Anlatacaklarım, yaşadıklarımdır. Dolayısıyla kimseyi bağlamaz. Birileri mâkul buldu diye, dediklerimle ilgili inancım kuvvetlenmez. Birilerine yanlış geldi diye de, yaşadıklarımdan öğrendiklerimi çöpe atacak değilim. devrânın hem kaçıncı dönüşü olur… Ne siz tükendiniz, ne de biz… Üstelik, “Allâh’ın nûrunu tamamlayacağı” bir gerçek ve siz, bâtıl tarafta durmakla kalmayıp, akıntıya kürek çekenlersiniz… Dalgalarsa hep, kimi yutmaları gerektiğini bilmişlerdir.“-Onca yıldır emek veriyoruz, bunu mu yapacaktın bize!” diyebilirlerdi. Komşular, benim gibi çalışkan bir kızın, üniversite bitiremeyişini yadırgar:Hem canım, günâhı vebâli, o yasakçıların boynunaydı, bize neydi!? Köprüden geçene kadar, ayılara dayı denirdi… Hatta eğer ben diploma alabilmek uğruna başımı açmasam, belki memleket kurtulmazdı. Çünkü Allah için hizmet etmek, bazı fedakârlıklara göğüs germekle olurdu. Tabiî ya, kim demiş, “âhiretini satmak” diye, okulu bitirene kadar başını açmak, üstelik fedâkârlıktı. Tâviz mi!? O da ne canım?! Yok yok, bu bir fedâkârlıktı… Falandı, filândı, feşmekândı…

Henüz on bir yaşındaydım. Biraz iri yapılı olduğum için, ilk dünürümün bile geldiği, babamın artık başımı örtmemi istediği, “Kocaman kız oldun, ne o öyle saç baş açık!..” dediği vakitlerdi. İkna edici olmaktan ziyâde, dayatmaya benzeyen bu talebi duymazdan geldiğim, ben duymamış gibi yaptıkça babamın yüzünün asıldığı zamanlar yani… “Bak, bizim âilede hep böyle… Bak şunun kızına, bak bununkine!..” diyerek, kendince ikna etmeye çalıştığı, ama benim daha sağlam gerekçeler duymaya ihtiyaç duyduğum bir dönem… (Keşke sevgili babam, bir hadis, bir âyet söylese de, beni de, kendini de zora sokmasaydı. Bilse söylerdi gerçi, belki onun da bildiği sadece bu kadardı…)

Günler sonra, babam mutlu olsun diye başıma bir örtü aldım. Ben böyle örtününce, akrabalarımızın çoğu da “Mâşaallâh, mâşaallâh!” dediler ve iyi bir şey yaptığımı, yaptığımın Allâh’ın da sevdiği bir iş olduğunu buradan anladım.

Acemice örttüğüm eşarp başımda, dışarı ilk çıktığımda, herkes bana bakıyor sandım. Hâlbuki böyle bir şey yoktu. İnsanların kendi dertleri, sevinçleri vardı ve açıkçası, başımı örtmem ya da açmam, kimsenin umurunda değildi. Ama hani, kendimce çok büyük bir değişim yaşıyordum ya, sanki bu durumla ilgili, herkes de aynı duyguyu yaşayacakmış gibi geldi.

Evet, insanlar, yanlarından geçerken bakıyorlardı, ama geçer geçmez kendi dünyalarına dalıp beni unutuyorlardı. Aynısını ben de yapmıyor muydum? Yanımdan geçen yabancı birine sadece bakıyor, sonra arkasından gelen başka bir yabancıya da bakıyor, neredeyse hiçbiri hakkında kalıcı bir his taşımıyordum. Sadece bakmaktı bu… Elbette ilginç tipler görünce, daha büyük bir şaşkınlık yerleşirdi bakışlarıma ama… Hepsi o kadar. Hatta bazen, başımı kaldırıp bakmazdım bile…

Hâsılı, sonunda geleneklere uymuş ve başı örtülü biri olmuştum. Ortaokula devam ettiğim o yıllarda, vaziyetim buydu, fakat hâlâ ne yaptığının farkında olmayan bir çocuktum. Okulda bir Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi öğretmenimiz vardı. Derslere, diğer öğretmenlerden farklı olarak başörtülü girerdi. Yüzünde nedense hep keder olurdu. Bunun sebebini bilmezdim. Okuldaki diğer öğretmenlerin onu pek sevmediğini, hep yalnız dolaşmasından çıkartırdım azıcık…

* * *

Şöyle bir düşününce, tâ o zamanlardan varmış bu konu, diyorum… Sene, seksen dört-seksen beş olmalı… Öncesinde ben iyice çocuk olduğumdan, pek bir şeyin farkında değilim. Ama neresinden baksanız, yarım asrı çoktan geçmiş bir mevzu bu “başörtüsü meselesi”… Gerçi, hadisenin geçmişi, Ebû Cehil’lere kadar dayanır ya, o da meselenin bir başka boyutu…

Geçenlerde milletvekillerinden birinin, kürsüye çıkıp, gözlerini pörtlete pörtlete: “Devran döneeerr, devran döneerr!” deyişini duyunca, bu, diye geçti içimden,

* * *

Aradan aylar geçip, liseye başladığım yıllarda, yine ve tamamıyla “âile geleneği” olması sebebiyle okula başım örtülü gidip geldim. Okul kapısından içeri girerken, âilemin “Kızım, kurallara uy, sorun çıkartma!..” telkininden ötürü, başımı açarak okula girdim, çıkarken de pencereleri ayna edip, iyi-kötü örtündüm. Pek başarılı ve aktif bir öğrenciyken, okul genelinde düzenlenen bir münâzarada, “Kadın, evdeki sorumluluklarını yerine getirdikten sonra çalışmayı düşünmelidir.” dedim diye, öğretmenlerim tarafından “yobaz” bir âilenin çocuğu olmakla suçlandım. Bu ithamla beraber, okuldaki tüm iyi performansıma karşın, neredeyse bütün öğretmenler tarafından yapayalnız bırakıldım ve bu yalnızlıkla birlikte belki de ilk kez “Ben kimim?” sorusunun cevabını aramaya başladım.

Her şeye rağmen, liseyi iyi bir dereceyle bitirip üniversiteyi kazandığımda, “okulun en popüler öğrencisi olmak ve bütün sosyal aktivitelere katılmak” gibi bir niyetim ve bunu başarabilecek gücüm vardı. Sesim güzeldi, koroda olmalıydım. Resmim iyiydi, sanat faaliyetlere katılmalıydım. Diksiyonum ve kalemim kuvvetliydi, o hâlde programlarda aktif olarak görev almalıydım. Bir gazete de çıkartmalıydım meselâ. Orası bir okuldu ve ben, okulun klasik gereklerini yerine getirmekle kalmayıp, artı faaliyetlerle “etkileyici” bir öğrenci olmalıydım. Beni kim tutardı be! İşte çıkmıştım meydana! İşte, herkesin imrenerek bakıp durduğu bir okulu kazanmıştım! Bu fırsat, kaç kişiye nasip olurdu ki?!

Zaten, âilemden de hep “Kurallara uy kızım!..” telkini geliyordu. Öyle her kurala eyvallah diyen bir tip değilimdir, ama ne hikmetse, okul kuralları karşısında, uslu bir kedi gibiydim. O kadar ki, üniversite birinci sınıf bittiğinde, çevremde birçok arkadaşım vardı. Beni öve öve bitiremeyen profesör hocalarımdan birisi, ara sıra dersi bana anlattıracak kadar, potansiyelime değer verirdi. Tabiî ben de bir yıl boyunca, başörtülü olduğumu kimselere belli etmeden devam etmek başarısı gösterdim. Ne adına? İyi öğrenci olmak adına… Helâl olsun canım, kurallara o kadar iyi uy(u)dum(!)..

* * *

Ben böyle, dışarıda bir türlü, içeride başka türlü gelip giderken, bir gün, okul kapısında karşıma çıkan bir takvim yaprağı, bütün hayatımı değiştiriverdi. Önüme çıkıveren bu küçük kâğıtta, “Dünyası için âhiretini satanları gördün mü?” diye soran bir cümle vardı. Hani, durur durur da birden “Trink!” diye düşer ya jeton, tam da bunun gibi, birden şunu sordum: “İşte, bu sen değil misin?!”

Evet, dünya menfaati için âhiretimi satıyordum. Âhiretimi sattığımı nereden biliyordum? Örtünmek Allâh’ın sevdiği bir şeydi ya, e ben de tâ okulun bahçe kapısındayken örtümü açıyordum ya… İşte bu. Niye açıyordum? Çünkü başka türlü gelsem, beni okula almazlardı. Okula almazlarsa ne olurdu? Diploma alamazdım. Diploma almazsam ne olurdu? İnsanların, bakıp da saygı duyacakları bir etiketim ve elimde bir mesleğim olmazdı. Bunlar olmasa ne olurdu? Şeyy, bilmiyordum ki, sahi ne olurdu? Ne olacak, bir kere annem-babam:

 

“-Vah yazık, senden de hiç beklemezdik ayol!..” derlerdi.

 

Bir anda, kalın bir perde âniden aralanıp, güneş göründü sanki… Yukarıda sıraladığım ve birilerinin her zaman söyleme ihtimali bulunan o cümleleri, vicdanım kabul etmedi. Vicdanım, diyorum, zira ondan başka bir mihengim neredeyse yoktu. Karar verdim: “Bu, âhiretimi satmamdır, başka bir şey değil! Hele fedâkârlık, hiç değil!”

O günden sonra, başka hiçbir etki olmaksızın, derslere başörtülü girmeye başladım. Zira okul ille de bitecekse, bu şartlar altında bitmeliydi. Benim için geçerli olan, vicdanımın kurallarıydı ve o uslu kedi ilk defa o günlerde, sessizce kükreyen bir aslana dönüştü. Zaten, ne olduysa, ondan sonra oldu.

O beni yere göğe sığdıramayan profesör ve doçent hocalarım, yeni kılığımı hiç beğenmediler ve birden bire azılı birer düşman kesildiler. Onlar sorguladıkça, onlar düşmanlık ettikçe, kendimi keşif gücüm arttı. Sırf bana kimliğimi fark ettirdiği için, onların düşmanlığını sevdim.

Bu arada, üzerimde tesettüre dair biricik unsur, aynı ortaokul yıllarında olduğu gibi, sadece bir başörtüsünden ibaret kalmaya devam ediyordu. Başta örtü, etekte yırtmaç… Altı kaval, üstü şişhâne derler ya hani… Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu derler ya, o hesap. Yani onca düşmanı, daha bu kadarcık bir örtünmeyle kazanmıştım. Şaşkındım. Şuursuzluk acı bir şey. Nedenini, niçinini bilmezlik acı… Hani kendimi az biraz fark etmiştim ya… Hani ben Müslüman’dım ve bu bana karşı çıkanların derdi, başımın örtüsüydü ya, şöyle bir karar almıştım: “O kadar zarif ve hoş bir tesettürüm olmalı ki, başkaları da bana bakıp, örtünmeli. Hatta şu düşmanlık edenler, bu vesileyle sıcak birer dosta dönüşmeli…”

Bu amaçla, pek zarif ve şık giyinen bir genç kız oldum. Öğrenci yurdunda adım “bayan zerâfet”e çıktığında pek mutluydum. Hâlbuki durumum, şer’î ölçülere uygunluk arz etmiyordu. Sadece, başımda bir örtü vardı ve çok şıktım, o kadar…

Bir gün, okuldan yurda dönerken, bir kız lâf attı:

“-Şuna da bak! Başını sımsıkı kapatmış, ama eteğinde kocaman bir yırtmaç var!”

Başımdan aşağı kaynar sular dökülür gibi olmuş, ama kimseye belli etmemiştim. Kız haklıydı… (Haklı olduğunu, aynı şeye babam da kızardı, oradan biliyordum. Ama başka bir bilinç taşımıyordum.)

Bir başka gün (ki, artık “tesettürle ilgili bir âyet olduğunu yeni duyduğum zamanlar” ) yine okul-yurt arasındaki yolda, bir adam edepsizce bana doğru uzandı. Kendimi çok korumasız ve kötü hissederken, bir yandan da şunu sordum o anda: Hani tesettürlü hanımlar rahat edecekti, hani onları herkes namuslu bilecekti? Evet, âyette böyle buyrulmuştu. Ama ben, işte, hiç de rahat değildim. Birileri bana elini uzatacak kadar densizleşiyor ve tesettür beni korumuyordu. Bu soruların cevabı, bir süre sonra içimde şöylece yankılandı:

“Allah yalan söylemez. O hâlde kendine tekrar bak, sen tesettürlü değilsin!..”

İşte o andan itibaren, eksiklerimi sorgulamaya başladım. Acaba, “Çok şık olayım da, bana bakıp başörtüsünü sevsinler.” diye düşünmem hata mıydı? Her gittiği yerde göze çarpan ilk insan olmak, caddede, durakta, mağazada, gözlerin hemen üzerine çevrilmesi, iyi bir şey miydi?

Babam, birkaç sene evvel, yine geleneksel gerekçelerle pardesü giymemi istediğinde, kabul etmemiştim. Sırf bana hoş görünsün de alışayım diye, leylak rengi ipek bir pardesü almıştı. Bu yaşadıklarımın ardından, onu kullanmaya başladım. Hiç değilse yırtık bir etekten daha iyi örterdi. Fakat incecik, leylak rengi bir ipekli kumaştan pardesü mü olur hiç? Zaten çok geçmeden, duyduğumda şok olduğum, burada anlatmaktan hayâ edeceğim, buna karşın beni kesinlikle geliştiren ve yabancı bazı adamların laf atmasından ibaret olan yeni bir ders neticesinde anladım ki, bu da tesettür değil… Ardından, evde dolap bekleyen, bir akrabamızdan yâdigâr deri pardesüyü denedim. Onunla da huzur bulamadım.

Sonunda, büyük bir muhtaçlık hissiyle, kimselerin dikkatini çekmeyecek bir dış kıyafetin peşine düştüğümde, üniversite üçüncü sınıftaydım ve çok züğürttüm. Yeni pardesümün ilk taksidini arkadaşım Ülkü ödemeseydi, işim çok zor olacaktı. Onu üzerime giydiğimde, ne kadar da rahat hissetmiştim. Lacivert ve bol bir kıyafetti. İşte o gün, ilk kez örtündüğümü hissettim. Üzerime giydiğim şey beni kapatıyordu ve rahat yürüyordum. Bu da yetmeyip renkli eşarpları elden çıkardığım, büyük siyah eşarplar kullandığım, eldivenim ve güneş gözlüğüm olmadan dışarı çıkmadığım, bir peçeyle yüzümü de kapatmaya başladığım zamanlarda, üniversite dördüncü sınıftaydım.

Sadece benden değil, başında ufacık bir eşarp bulunan herkesten savunma istenirdi. Başımızı örtmek gibi bir suç (!) dolayısıyla, defalarca savunma verdik. Derslerden çıkarılıyor, yoklamalarda “yok” sayılıyor, açıkça, “psikolojik bir savaşta karşılıklı cepheler” oluyorduk. Bu, ciddi bir yorgunluktur ve ders çalışamayacak hâle getirir insanı… Okul bu mudur? Bu mu olmalıdır?

Bu arada, tüm aykırı duruşuma karşın, benden hâlâ ümidini kesmeyen bir hocam soruyordu:

“-Hele de sen! Hele de sen! Anlamıyorum, senin gibi aydınlık bir beyin, nasıl böyle giyinir?!”

Kendisine:

“-Bu kıyafetimi, o aydınlık beynime borçluyum.” diyerek cevap verdiğim yaşlı hocam, bana ve aynı safta durduğumuz arkadaşlarıma:

“-Ben sizi bu kılıkta öğretmen yapmam!” diyerek, neredeyse kendi çapında bir dâvâ andı içmişti. Çok şükür ki, birinin öğretmen olması, başka birinin değil, Allâh’ın dilemesiyledir. Herkes bildiğinin öğretmenidir ve okul, öğretmenlik yaptığınız her yerdir…

(Devam Edecek) inşaAllah…
 
Neslihan Nur Türk


Makyajsız GeLin OLunur mu?

Ocak 30, 2009

- Hayatta bir defa oluyor bu durum. Hem ne var ki bunda? Kadın berbere götüreceğiz. Erkekler dokunmayacak bile saçlarına. Saçlar yapılmadan, gözler boyanmadan gelinliğin ne anlamı var ki? Yakışmaz. İğreti durur kızımın üzerinde.

- Mobilya almayacakmış! Bileziği az yapacakmış!. Hele hele düğün salonunda caz takımı da olmayacakmış! Peeeh!.. Cenaze evi mi burası? Herkes yapıyor bunları. Bu durumda kesinlikle bu iş olamaz. Gül gibi kızımı matem havası içinde mi gelin edeceğim? Eller ne der sonra bize? Şaşıyorum. Siz hangi devirde yaşıyorsunuz? Bir de üniversiteyi bitirmişsin be oğlum!…

Boynu bükülüp kalmıştı. Konuşmakla konuşmamak arasında tereddütler geçiriyordu. Konuşmamayı tercih etti. Kalktı ve dışarıya çıktı. Dudakları kıpırdamamıştı ama, içi içini kemiriyor.

Nereden başlayacağını bilememişti. Sessiz de kalmıştı. Peki, kabullenmek değil miydi? Söylenenler doğru muydu? Henüz uzaklaşmamıştı. Eve geri döndü. Kapıyı çaldı. Nişanlısı açtı kapıyı. Her zamanki gibiydi. başörtüsü, uzun gömleği ve kalın çorapları birbirini tamamlıyordu.

Ama o fark etmemişti. Doğruca kayınvalidesinin bulunduğu odaya gitti. Abdullah’ı karşısında görünce biraz sevindi, biraz da hayret etti. Ağzını açmaya fırsat bırakmadan Abdullah söze başladı.

- Müslüman mısınız? Nereden icap etmişti anlayamadı. Şüphe mi ediyordu yoksa!

- Elhamdülillah,

- Bak bu güzel ama, iş bununla bitmiyor. Allah Rasûlü; yeni müslüman olanlara üç şey üzerine yemin ettirdi. “Allah’a inanacaklarına ve O’na Şirk koşmayacaklarına kendisini Allah’ın Resûlü olarak kabul edeceklerine ve kınayıcıların kınamasına aldırmayacaklarına” dair söz alırdı. İlk ikisini yapmak şart. Ancak İslam’ı yaşayabilmek için üçüncüsü de vaz geçilmeyecek bir şarttır. Siz bu şarttan vaz geçmiş oluyorsunuz. Bütün meseleniz bu şart. Siz İslam’ı; azgın insanların, devirlere göre şekil değiştiren azgınlıklarına mı uydurmaya çalışıyorsunuz? Bukalemun şeklindeki bir din anlayışı, kesinlikle İslam ile bağdaşmaz.

“Ömürde bir defa oluyor” diyorsunuz. Ömürde bir defa oluyor diye adam öldürsem, zina etsem, hırsızlık vs. yapsam olur mu? Bunların hepsini bir kere yapsam, iki kere değil. Olur mu?

- O nasıl söz?…

- Siz söylüyorsunuz bunu. Her günahın (yasağın) büyük ya da küçük bir defasında mahzur yoktur der gibi. Böyle bir şey emretmiyor benim inandığım din.

Tüketim ve gösteriş merakını ise hiç emretmiyor. Yirmi çeşit elbise, on çeşit manto isteyenler bu emirleri nereden alıyorlar? Kur’an’dan mı? Nefislerinin arzularından mı? dedi ve çekip gitti.

Neye uğradığını anlayamamışlardı nişanlısı ve kayınvalidesi. Bir süre düşündüler. Abdullah haklıydı. Sonra Abdullah’ın istediği gibi bir düğün yapıldı. “Allah’a kul olabilme” yolunda verdiği bir mücadeleden daha, başarı ile çıkabilmişti Allah’ın yardımıyla. Dualar ve göz yaşları ile hamd ü senalar etti; İsyana giden yola kendisini saptırmadığı için. “Bizi sırat-ı Müstakîme, nimet verdiklerinin yoluna ilet. Azıp sapmışların, gazabına uğramışların yoluna değil (Ya Rabbi)! (Fatiha: 5-7)

Sonra güzel günler geldi. Birlikte İslam’ı öğrendiler, birlikte yaşadılar çocuklarını da bu hava içinde yetiştirdiler.


Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.